|
Not: İnternet üzerinde şu ana kadar yazmış olduğum yazılarda
belli bir konu üzerine yoğunlaşmadan serbest yazmayı tercih ettim. Bu
ise belli bir konu üzerinde yazmadan daha zor olduğundan hem vaktimi daha
çok alıyor ve dağınıklık oluşturuyordu. Bu yüzden köşemizde format değişikliğine
gittim ve bu aydan itibaren tek konu olarak tarihi ele almayı planlıyorum.
Oldukça eksik kaldığımız bir konu olan tarihte önemli gördüğüm kişi, olay
ve süreçleri köşemde ele alacağım. Bu konuda destek ve önerilerinizi bekliyorum.
Gelen mailler doğrultusunda önceki sayıda yer alan yazılarımızla ilgili
yeni bilgiler, tartışmalı hususlar ile ilgili de bir ek kısım sizin kritiklerinize
bağlı olarak yer alacaktır.
Çaldıran Savaşı..
Ortadoğu Tarihine damga vuran en önemli olaylardan biridir Çaldıran Savaşı.
Gerek Türkiye tarihini, gerek İran tarihini, ayrıca Alevi-Sünni-Şii oluşumların
tarihini bu derece etkileyen ikinci bir olayı görmek imkansızdır. Hatta
denebilir ki, Sünni Türk devletinin devamı yanında Şii İran devletinin
oluşumu, Aleviliğin tarihteki kenarda kalma pozisyonu bu savaştan sonra
iyice belirginleşmiştir.
Çaldıran Savaşı'nın önemini anlamak için savaş öncesi durumları incelemek
gerekir. Bu durumda ilk olarak Osmanlı Devleti'ni inceleyelim. Savaştan
önce Osmanlı devleti kurumsallaşmasını tamamlamış sayılırdı. Kurumsallaşmayı
devletin bürokrasisinin oluşturulması ve yönetim şeklinin sağlam temellere
oturtularak kanun ve düzende istikrar sağlanması olarak anlayabiliriz.
Kurumsallaşma büyük bir devlet olabilmenin temel şartlarından biridir.
Cengiz Han imparatorluğu gibi devletler kurumsallaşmadığı için tarih sahnesinden
erken giderken, Roma, Osmanlı gibi devletler de kurumsallaşmaları sayesinde
uzun yıllar yaşayabilmişlerdir. İşte Osmanlı da bu kurumsallaşmayı gerçekleştirmiş
ve göçebe hayat tarzını bırakarak yerleşik hayata, bürokrasiye adım atmışlardı.
Bu kurumsallaşma hareketinin sonucunda ise Osmanlı devletinin ilk yıllarında
devlete çok yararlar sağlayan göçebe boyları kenara itilmişti. Merkezi
bir yönetim sisteminde olmaması gereken ve otorite tanımak istemeyen bu
boylar sonunda kendilerine daha cazip gelen Safevi-İran devletine daha
yakın bakmaya başladılar ve kitleler halinde İran'a iltihak ettiler.
Safevi devleti ise meşhur liderleri Şah İsmail önderliğinde inanılmaz
bir yükseliş yaşadılar. Çevrelerinde bulunan nispeten küçük devletleri
ezici göçebe süvari kuvvetleriyle darmadağın ederek topraklarını genişlettiler.
Bu arada şunu belirtelim ki Safevi devleti en az Osmanlı Devleti kadar
Türk'tür. Hatta Yavuz yazışmalarını Farsça yaparken Şah İsmail temiz bir
Türkçe kullanmıştır En sonunda Osmanlı Devleti'ne kafa tutabilecek hale
geldiklerinde bu devletin dikkatini Osmanlı'daki küskün bir kesim çekmişti:
Merkezi otorite tarafından gittikçe dışlanan ve istismara açık göçebeler.
Bu göçebelerin dikkat çeken bir diğer özellikleri de genellikle Sünni
olmamaları, Alevi kökenli olmalarıdır. Safevi devletinin Şii karakteri
de Alevilere yakın geldiği için kitleler halinde Şah İsmail'e katılıyor
ve onun çevik süvari ordusunu takviye ediyorlardı. Ayrıca Şah İsmail'in
gönderdiği casuslar vasıtasıyla Anadolu'da Şah İsmail'in popülaritesi
artıyordu. Alevilerde yaygın şekilde duyulan "Şaha gitmek" terimi
o dönemde ortaya çıkmıştı. Şah İsmail inançları istismara açık halk nazarında
adeta bir yarı-Tanrı gibi algılanıyor ve kendisine ölesiye bağlı bir topluluk
oluşturuyordu.
Bu durum II. Bayezid tarafından çok dikkate alınmasa da Trabzon'da bulunan
şehzade Selim'in (Yavuz) gittikçe artan ilgi ve öfkesiyle izleniyordu.
Bir Safevi Beyinin Trabzon'u kuşatması ile Yavuz'un sabrı taşmış ve Yavuz
tahtı yumuşak huylu ve rikkatli babası Bayezid'den çekip alıyor ve derhal
harekete geçiyordu. İlk iş olarak Anadolu'da faaliyet gösteren Şah İsmail'in
propaganda şebekesini ortadan kaldırdı. Bu işi yaparken çok acımasız davranmış
ve 40.000 kişi civarında kişi ortadan kaldırtmıştır. Artık iki ülke savaş
halindeydi. İki hükümdar arasında küfürleşmeye varan mektuplar gönderiliyordu.
Yavuz sonunda İran üzerine büyük bir sefere çıktı. Ancak bu sefer belki
de Yavuz'un en zor seferiydi. Zira Safeviler akıllı bir taktikle geri
çekiliyor ve geri çekilirken hiçbir şeyin Osmanlılar tarafından kullanılmayacak
şekilde bırakılmasına özen gösteriyorlardı. Ayrıca Osmanlı ordusunda hatırı
sayılır miktarda Alevi ve Bektaşi bulunuyor ve bunların her an Safevi
tarafına geçme tehlikesi söz konusuydu. Hem bu sorundan hem de ordudaki
zorluklardan isyan teşebbüsleri başlamıştı. Yavuz'un ise geri dönmeye
niyeti yoktu. Sonunda Şah İsmail'e kaçtığını ima eden bir kadın elbisesi
yolladı. Göçebe kavimlerin temel niteliği olan yiğitlik ve mertlik duyguları
kabaran Safeviler sonunda kaçmayı kendilerine yediremeyip Çaldıran Ovası'nda
savaş düzeni aldılar. Halbuki önceki akıllı taktikleri ve gerilla savaşı
ile Osmanlıları yenme ihtimalleri yüksekti.
Osmanlılar Çaldıran Ovası'na oldukça yorgun ve bitkin geldiler. Safeviler
mertlik gereği bir centilmenlik yapıp Osmanlılar ile savaşa hemen girişmediler
ve onların savaş düzeni alıp toparlanmalarını beklediler. Yavuz ise ordudaki
Alevilerin karşı ile haberleşip saf değiştirebilecekleri ihtimaline karşı
hemen savaşın başlamasını istiyordu ve savaş Osmanlılar'ın yeri göğü inleten
toplarının gümbürtüsüyle başladı. Safeviler'in o meşhur süvari kuvvetleri
yerleşik düzenin sembolik kuvveti toplar karşısında hiçbir şey yapamadılar.
Top gürültüsüne alışık olmayan atları ürkerek kontrolden çıktı ve Safevi
ordusu yiğitçe karşı koymasına karşı darmadağın oldu. Şah İsmail ağır
yaralı halde savaştan kaçtı. Buna karşılık Osmanlılar bu parlak zaferin
ardından İran içlerinde ilerleyemediler. Bu da askerlerin muhalefetinden
kaynaklanıyordu. Aslında bu askerlerin bu savaşta bile savaşmaları Safevilerle
mezhep yakınlığı ve akrabalık bağı açısından onlar için çok zor olmuştu.
Bu savaş topların süvari kuvvetine,yerleşik düzenin göçebe kültürüne,
rasyonel düşüncenin duygusallığa karşı bir zaferi olmuştur. Şah İsmail
de bunu anlamış ve ondan itibaren Safeviler de kurumsallaşmaya gitmişlerdir.
İlk iş olarak göçebelerden kurtulma yoluna gitmiş ve Osmanlı'dan kendilerine
sığınan göçerlere karşı çok zalim bir tutum içerisine girmişlerdir. Bu
göçerler de bunun sonucu olarak tekrar Osmanlı yolunu tuttu. Tabi ezilmiş,
kenara itilmiş ve dünyadan kopmuş olarak. Bu, savaşın Alevilik üzerindeki
etkisidir.
Safeviler bu savaşın ardından aşağı gördükleri İranlıları tekrar yüksek
görevlere getirmişler ve İranlıların köklü kurumlaşma tecrübelerinden
faydalanmışlardır. Bu da her ne kadar Şah Türk olsa da ülke yönetiminin
Farsların eline geçmesini sağlamıştır. Aynen Osmanlı'da olduğu gibi ulema
ve diğer bürokrasi kurumları hayata geçirilmiş ve bugünkü İran büyük ölçüde
şekillenmiştir.Bu da İran açısından savaşın sonucudur.
Türk tarihi açısından ise bu savaş Anadolu'nun Şiileşmesini engellemiştir.
Osmanlı, dünyanın en büyük devleti olma yolunda sınavını Yavuz'un dirayeti
ve zekasıyla aşmayı başarmış ve kaybetme ihtimali daha yüksek olan bu
savaştan alnının akıyla çıkmıştır. Ayrıca göçebeler ücra yerler sinmiş
ve devletin merkezileşmesi parlak bir şekilde tamamlanmıştır. Osmanlılar
yenilseydi ikinci bir Ankara Savaşı faciası yaşanacak ve zalim Şah İsmail
kesinlikle Anadolu'yu bir kan gölüne çevirecekti. Bu savaş bu yüzden medeniyetin
de bir zaferidir ve Yavuz bu savaşın tek gerçek kahramanıdır.
ibozcam@mailcity.com
|