|
Ejderhanın Dönüşü..
Bu ayki yazımızda Çin ile ilgili bazı bilgi ve değerlendirmelerimi sizinle
paylaşmak istiyorum. Her ne kadar ekonomik kriz ve ülkenin malum durumu
nedeniyle başka alanlara ilgimiz azalsa bile bu yazıda ilginç noktalar
bulacağınızı umuyorum.
Çin, tarihi boyunca her zaman sahip olduğu potansiyelle bir deve benzetilmiştir.
Zaten Çin'in milli sembolünün ejderha olması da bu anlayışın bir sonucudur.
Napoleon'un "Orada bir dev var. Bırakın uyusun, zira uyandığında
dünyayı sarsacaktır." demesi de bu doğrultudadır. Aslında Çin'i anlamak
için Napoleon'un bize referans olmasına gerek yok. Aklı başında olan herkes
1.2 milyar nüfusu ile dünyanın %22 nüfusuna sahip olan bu ülkenin sahip
olduğu ve olacağı gücü tahmin edip, ürkebilir.
Çin'in tarihine bakınca birbirini takip eden imparatorluk sülalelerinin
saltanatının 1911'e kadar sürdüğünü görüyoruz. Batı ile olan ilişkilerinin
nisbeten az olmasıyla dünyadan kopuk yaşamış denebilir. Ticari hayat İpek
yolu vasıtasıyla çok eski zamanlardan beri sürse de siyasi anlamda ilk
ciddi çatışmalar afyon yüzünden başlamış. İngiliz hükümeti, Çin halkını
uyuşturan bu zehiri Çin'in kendilerinden ithal etmesi için zorlamış ve
afyon ticareti yapılabilmesi için 1840'da Hong Kong'u işgal etmiş. Bu
aynı zamanda Çin'in büyük bir hedef pazar olarak ilk defa ele alınmasıdır.
Arada geçen yıllar boyunca Çin tarihi her zaman belirsiz bir siyasi yapıda
sömürülerek geçmiş. İmparatorluğun sona ermesiyle kısa süreli bir cumhuriyet
kurulmuş, ancak iç çatışmalar ve siyasi belirsizlik birbirini talip etmiş.
En son olarak ta II. Dünya savaşı'nda Japonlar tarafından işgal edilmiş.
Bu herhalde Çinliler'in sabrını taşıran son damla olmuş; zira yılların
getirdiği sömürünün üzerine Japonlar'ın "köpekler ve Çinliler giremez"
anlayışı eklenince milli gururları iyice incinmiştir. Ve ejderha uyanmaya
başlamıştır.
Japon işgalinin ardından Mao'nun getirdiği sosyalizm hakim olmuştur Çin'e.
II. Dünya Savaşının ardından milliyetçiler ile sosyalistler arasındaki
savaşı sosyalistler kazanmış ve milliyetçiler yurt dışına sürülmüş. Bu
milliyetçiler de Milliyetçi Çin adıyla bilinen Tayvan'ı kurmuşlardır.
Çin sosyalizmi, Sovyet sosyalizmiyle arasında farklar bulunan bir yönetimdir.
Daha çok köylü sınıfına ve tarıma dayanan farklı bir yapısı var. Bu durum,
yani Çinliler'in tarıma dayalı bir toplum olmaları ve tarıma önem vermeleri
son derece doğal çünkü Çin Dünyanın ekilebilir alanların % 7'sine sahip
olmasına karşın dünya nüfusunun % 22'sine sahip. Doğal olarak ta nüfusun
çoğu kırsal kesimde yaşıyor.
Çin'de Mao'nun getirdiği "kendi kendine yeten" saf sosyalizm
anlayışı zamanla değişmiş ve Deng Xiaoping'in başa geçmesiyle Çin gittikçe
kapitalist bir idareye doğru kaymıştır. Öyle ki, Çin yönetim tarzı eskiden
"Çin'e özgü sosyalizm" diye anılırken şimdilerde "Çin'e
özgü kapitalizm" diye nitelendiriliyor. Hong Kong'un Çin'e devriyle
zaten hızlı olan bu değişim iyice ivme kazanmaktadır
Çin giderek ekonomisi güçlü bir sanayi devleti olma yönünde ilerliyor.
Sosyalizmin getirdiği açık son yıllarda kapatılmaya başlanmış. Çin'in
büyüme hızı son on yıl içerisinde %10'dan aşağıya düşmemiş. Yapılan hesaplamalara
göre Çin 2025 yılında, belki de daha erken bir zamanda dünyanın bir numaralı
ekonomisi haline gelecek. Şu anki haliyle bile 1.4 milyar dolarlık GSMH'si
ile dünyada ABD ve Japonyanın ardından üçüncü sırada bulunuyor.
Çin'de sanayinin gelişmesine paralel olarak kırsal kesimden şehirlere
göç te hızlanıyor. Her sene 8 milyon köylü Çinli şehirlere göç ediyor.
Şu anda nüfusun % 62'si kırsal kesimde yaşıyor ama denge ekonomik gelişmelere
bağlı olarak hızla bozuluyor. Çin'de ayrıca bir de ülke dışına göç sözkonusu.
Şu anda yurtdışında yaşayan Çinli sayısı 60 milyon civarında. Yani aşağı
yukarı Türkiye nüfusu kadar. İlk başta bir Çin lokantası ile başlayan
koloni değişik meslek gruplarına ait Çinlilerin yerleşmesi ile giderek
büyüyor ve Batı'nın büyük şehirlerinde Çin mahalleleri ortaya çıkıyor.
Bu kolonistlerin ülkeye katkısı 32 milyar dolar. Bu yurtdışındakigüç Çin'in
dış ticaretinin belkemiği durumunda.
Çin'in bugünkü konumunu anlayan devlet, firma ve müteşebbisler süratle
harekete geçerek Çin piyasasında tutunmanın yollarını araştırıyorlar.
Zarar etme pahasına Çin'de varlığını devam ettirmeye çalışan birçok firma
mevcut. Çünkü hızla ilerleyen ekonomi sayesinde şartların düzeleceği beklentisi
var. Düzgün şartlarda böyle bir pazarı kimse kaybetmek istemez. Bu pazar
potansiyeline bir örnek olarak başkent Pekin'de 7 milyon bisikletli olduğunu
gösterelim. Şu anda ortalama bir Çinlinin araba alma ihtimali zor, ancak
bu ekonomik gelişmeyle talebin giderek artması kaçınılmaz. Başka bir örnek
olarak McDonalds'ın Çin piyasasına gireli kısa bir süre olmasına rağmen
yanlız Pekin'de içlerinde dünyanın en büyük McDonalds şubesi de bulunan
18 tane şube açmış olması. Çin'in talebi olan birçok sektör var. Artık
Çin de normal bir dünya devleti olmaya yöneliyor.
Yapılan bir araştırmaya göre Çinliler'in %92'si "Hanzo". Yanlız
bu bizim bildiğimiz manada hanzo değil. Çinliler köken itibariyle değişik
sülalelerden geliyor ve Han soyu sülalesinden gelenlere de Hanzo deniyor.
Yani bizim hanzolarla alakaları yok. Aksine çok zekiler. Çin'in korkulan
potansiyellerinin bir kaynağı da sahip oldukları genç ve dinamik beyinler.
Herşeyi yapabilecek azimleri ve zekaları var. Ellerindeki kaynakların
sınırlılığı nedeniyle biraz kalitesiz mal üretiyorlar ama gelecekte bunun
böyle olacağını kimse söyleyemez. Şu anda 3 dolara sattıkları taklit CD-Rom
sürücülerinin yerini gelecekte çok daha kaliteli ama ucuz satacaklarını
söylemek güç olmaz.
Çin yurt dışına yanlız iş adamı göndermiyor. Yılda ortalama 100 bin Çinli
öğrenci öğrenim için yurtdışına gidiyor. Sonuç olarak Dünyayı gören ve
anlayan bir nesil yetişiyor. Çin dışarıdan teknoloji ve bilgi transferine
de büyükönem veriyor.
Çin'in gelişmesi ilgi, merak ve hayretle olduğu kadar endişe ile de izleniyor.
Bunların başında Çin'in bütün önlemlere rağmen her yıl 17 milyon artan
nüfusunun yanında insan haklarına ve çevre kirliliğine olan duyarsızlık
ve nükleer tehlike geliyor. Çin insan haklarına duyarlılıkta oldukça geri.
Geçmişe göre büyük çaplı ölümler olmasa da ( Yanlızca 1957'de 1 milyon
kişi) Sincan-Uygur, Tibet gibi azınlıkların yoğun yaşadıkları yörelerdeki
baskılar ve idam edilen mahkumların böbrek ve diğer organlarının satılması
gibi değişik olaylar nedeniyle Çin kınanıyor. Ancak Çin'in kimseyi dinleyeceği
yok. Çünkü diğer devletler Çin'in elindeki nükleer güç ve ekonomik potansiyel
nedeniyle Çin'le iyi geçinmek için ellerinden geldikçe Çin'i ürkütmemeye
özen gösteriyorlar. Aynı şekilde çevre kirliliğine olan katkıları (Karbon
emisyonunda dünya ikincisi) giderek artan boyutlara ulaşıyor. Çin'de araba
miktarının da dramatik olarak artacağı düşünülürse fabrika atıklarına
ilaveten şahıslar bazında da kirlilik artacak. Ve bu şahısların miktarı
da 1.2 milyar olduğuna göre tehlike büyük.
Ancak asıl korkulan şey nükleer tehlike. Çin'e karşı kimsenin birşey
söylemeye cesaret etmemesinin en büyük nedeni de bu. Çinliler ikiyüz yıldır
sömürüldükleri için milli gurur açısından, harakiri yapmasalar bile neredeyse
Japonları yakalamış durumdalar. Dışarıdan gelen herkese güvensizce bakıyorlar.
Kendi içlerinde iş yapan 200.000 civarındaki yabancı firmayı soruşturmadan
geçirmiş durumdalar. Ayrıca Çin'i oluşturan 5 büyük eyaletin herbirinin
kaynayan kazan gibi olması nedeniyle Çin dışarıdan gelen Çin'i bölme tehlikesine
karşı son derece hassas. Yani gerek ülke bazında, gerek firma bazında
gözünün tuttuğuna yol veriyor. Milli gururu ile nükleer ve ekonomik gücü
ile Asya'nın ve Dünya'nın dayısı olma yolunda emin adımlarla ilerliyor.
Dünya ise Çin'i ürkütmeden, saygıyla davranarak ve tavizler vererek Çin'i
sistemdeki yerine incitmeden bir vazo hassasiyetiyle koymaya çalışıyor.
Bu durumda olimpiyatların da Çin'e gitme olasılığı gibi ihtimaller akla
geliyor.
Bizim ne yaptığımızı bilmiyorum ama dışarıda içleri sigara dumanıyla
dolu odalarda bir sürü adam Çin'i konuşuyor ve stratejiler üretiyor. Bizim
açımızdan da birçok mevcut imkan açığa çıkacak. Örneğin Çin'de tarımla
uğraşan nüfusun sanayiye kayması, ekilen arazilerin hızla azalması ve
nüfus artışı nedeniyle gıda alanında inanılmaz bir talep olacak. Bizim
ise tarım açısından verimsiz yöntemlere ve GAP projesinin tamamen bitmemesine
rağmen oldukça iyi bir potansiyelimiz var. Tekstil, demir-çelik vb alanlarda
da benzer fırsatlar mevcut. Ancak şu anda bilemiyorum. Bir anda %40 fakirleşen
bir ülkenin insanları olarak Çin ne kadar umurumuzda olur, iflas eşiğindeki
esnafımız Çin'i nasıl düşünür bir fikrim yok ama bu 21. yüzyılın ilk büyük
trenini kaçırmamız gerektiği anlamına gelmiyor. Dünyada uyanmayan kalmadı;
ejderha bile uyandı ama biz hala uyuyoruz. (Veya uyutuluyoruz.)
ibozcam@mailcity.com
|