|
Cengiz Han'dan Sonra
Geçen yazımızda Cengiz Han'ı ve Moğol Imparatorluğu'nun doğuşunu anlatmıştık. Cengiz Han'ın karşı konulamaz askeri güçle gelen hızlı fetih ve fethettiği ülke halklarını başkaldırmaktan alıkoyacak katliam ve ezme politikası, tarihin gördüğü en geniş devletin inanılmaz kısa bir sürede kurulmasıyla sonlanmıştı. Bu yazıda da Cengiz Han'ın sonrasında, kurduğu devlet ve sistemin akibetini inceleyeceğiz.
Cengiz Han'ın cenaze töreninden bahsetmiştik, cenaze alayında görevli binlerce kişi, geri döndüklerinde mezar yerinin bilinmemesi için plan icabınca öldürülürler. Muhtemelen çoğu öldürüleceklerini biliyorlardı. Ama ortalama insan ömrünün 35-40 civarında olduğu o yıllarda ölmek ve öldürülmek o kadar alışılmış bir durumdu ki, herhalde hepsi onurlu bir amaç için öldüklerini düşünerek mutlu bir şekilde öldüler. Herneyse, tekrar konumuza dönecek olursak, cenaze sonrasında devletin geleceği konusunda bir toplantı yapıldı. Ileri gelenler, Cengiz'in en sevdiği oğlu, aynı zamanda ailede ılımlılığı ile ön plana çıkan, kimsenin kıskanmayacağı Ögeday'ı han olarak seçtiler. Ama devlet o kadar geniş topraklara ulaşmıştı ki, merkezi bir yönetim imkansız görünüyordu. Bozkır geleneğinin de bir yansıması olarak ülke belirli parçalara ayrıldı. Böylece devlet, iyi geçinen ama aralarındaki bağ gün geçtikçe zayıflayacak bir federasyona dönüştü. Bu yapı içerisindeki devletler Çin, Çağatay, Altınordu ve Ilhanlı devletleriydi. Bu nedenle her birisinin tarihini tek tek kısaca ele almamız gerekiyor.
1. Çin
Çin'den başlayalım; Çin'de kurulu olan imparatorluk düzenine el koyan Moğollar Cengiz Han soyundan gelenlerin başa geçebildiği Yuan hanedanını başlattılar. Yöneticileri ve askerleri Moğol, Çince bilmeyen ve Çince öğrenme çabası içinde de olmayan ilginç bir yönetim tarzıydı bu. Bu nedenle nesiller geçtikçe katliamlar unutulmasına rağmen halk her zaman bu yöneticilere işgalci gözüyle baktı. Bununla birlikte Moğollar ilk yıllarında büyük başarılar kazandılar. Bunun nedeni de Çin medeniyetini kullanma becerisi gösteren hanlarıydı. Bu devrede en çok akılda kalan isim Kubilay'dır. Cengiz Han'ın torunu olan Kubilay, her açıdan zirvede bir devir yaşattı Çin tarihine. Ordularının kamikaze adı verilen tayfunlar nedeniyle denizin dibini boyladığı Japon seferi haricinde bütün mücadeleleri başarıyla bitti ve çevre devletleri hakimiyeti altına aldı. Kağıt para kullanılması gibi, patenti kendine ait buluşların yanısıra bilim adamlarına verdiği destekle Çin'in teknolojisine önemli bir ivme kazandırdı. Ama gel gör ki o da halktan kopuktu. Çinliler'in alınmadığı sarayını, Yasak Şehir'i inşa ettirdi. Bu devirde Çin'i ziyaret eden Marco Polo'nun aktardığı bilgilerle Kubilay, Avrupa'da yüzyıllar sonra bile mükemmelliğin simgesi olarak anılacaktı (Batılı kaynaklarda Xanadu adıyla anılan sarayı bir insan tarafından kurulan "Yeryüzü cennetinin" en somut örneği olarak anılır). Ancak Kubilay sonrasında da hiçbirşey yapmadılar. Sonuçta ise, Çin-Moğol hanedanlığı yaklaşık yüz yıllık bir süreyle Çin'in en kısa süren hanedanlarından biri oldu. Zira başta da belirttiğimiz gibi asla halka karışmadılar ve halk ta onlardan nefret etti. Öte yandan Moğol kabileleri için hanedan ailesi çok fazla şehirli kaçmaya başlamışlardı. Rahat yaşantıları, kabilelerin de onlara sırtlarını dönmelerine neden oldu ve günün birinde zeki bir köylünün yönettiği, açlık nedeniyle kaybedecek hiçbirşeyi olmayan basit köylülerin darbesiyle ülkeden kovuldular. Çin'i yönetip Çin kültürüne adapte olmamaları, aynı zamanda Moğol geleneklerini de devam ettirmeyip rehavete dalmaları, ve en büyük neden olarak ta Çin halkının kendini psikolojik ve fiziksel olarak toparlaması işgalcilerin sonunu getirdi. Moğollar ve diğer bozkır kabileleri tekrar geri de gelemediler, zira Çinliler barutu bulmuşlardı. Çılgınca saldıran o atlıların duydukları ilk top patlaması, artık bir daha Çin'de kazanamayacaklarını ilan ediyordu.
2. İlhanlılar
Bizi daha çok ilgilendirdiği için Ortadoğu Moğolları (Ilhanlılar) üzerinde biraz daha fazlaca duracağız. Hatırlayacağınız üzere Cengiz zamanında Harzemşahlar'ı ortadan kaldıran Moğollar Iran'a girmişti. Az ilerisinde Abbasi halifeliğinin merkezi Bağdat bulunuyordu ki, ihtişamına rağmen başkenti olduğu devlet gibi durgun ve yorgundu. Biraz askeri olan her vali ve komutan kendi devletini kurmuş, halifeyi saymakla birlikte kendi çöplüğünde canının istediği gibi davranmaktaydı. Bu zoraki saygıdır ki Abbasi halifesini Moğollar karşısında başarılı olacağına inandırdı. Moğol Hülagü'nün boyun eğme çağrısına Fas'tan Iran'a tüm müslümanları ayağa kaldıracağı cevabını verdi. Ama Moğol ordusu Bağdat'a geldiğinde göstermelik bir muhafız gücü haricinde karşı koyacak kimseyi bulamadı. Moğollar'ın tepkisi mutlaktı, katliam yapmaktan yorulduklarında vardiya usülüne geçtiler. Gece gündüz süren katliam kendi adamlarının ricasıyla Hülagü tarafından sonlandırıldığında şehirde hristiyanlar haricinde yaşayan canlı kalmamış, yüzyılların emeği kitaplar ve sanat eserleri yok edilmişti ki Dicle nehrinin günlerce mürekkep rengi aktığı rivayet edilir.
Burada neden Hristiyanlar'a dokunulmadı diye bir para açmak gerekiyor. Bunun nedeni özelde, halifenin direnişinin dayanak noktasının müslümanlık olmasıydı. Ayrıca Hristiyanlar içinde yayılan bir "Rahip Jean" efsanesi doğudan güçlü bir Hristiyan kral gelmesini öngörüyordu ve Cengiz Han'dan itibaren Moğol ilerleyişi hristiyan takibi ve manevi desteği altındaydı. Hatta, Cengiz'in manevi babası Kerait Kralı da hristiyandı. Önemli günlerde Hristiyan elçileri de boy gösteriyor ve aradaki ilişkiler sıcak tutuluyordu. Dolayısıyla, Islam tarihçileri için Hülagü adı ne kadar korkunçsa, Hristiyan tarihçileri için o kadar saygıdeğerdi. Özellikle Ermeni tarihçilerin yazdıklarını okurken midenizin bulanmaması için bir sebep bulamazsınız. O kadar katliamın ardından Hülagü üzerine düzdükleri methiyeler gerçekten can sıkıcıdır. Kısacası bölgedeki Haçlılar ve Moğollar ilk başlarda oldukça doğal gelen nedenlerle müttefik oluvermişlerdi. Bölgedeki ilerleyişini sürdüren Moğollar, güçsüz Selçuklu hakimiyetindeki Anadolu'yu da sorunsuz kendilerine bağladılar. Bununla birlikte, Anadolu Selçuklu Devleti'nde ipleri elinde tutan Muiniddin Pervane, adına yakışır bir politika izliyor ve fırsat kolluyordu.
O günlerde Moğollar'ın asıl hedefi, henüz talan edemedikleri Mısır ve Mısır'daki Memlük devletiydi. Memlük Devleti, ilginç bir sistemi olan, kölelerin kurup yönettiği bir devletti. Çocuk yaşta toplanan yetenekli Çerkez ve Türk köleler eğitiliyor ve yeteneklerine göre sultandan ordu komutanına kadar çeşitli görevlere kadar çıkabiliyorlardı. Orduları yine çocukken toplanmış, kaybedecek hiçbirşeyi olmayan, ölene kadar savaşmak için eğitilmiş Türk, Çerkez, Arap, Nübyeli savaşçılardan oluşuyordu. Öte yandan bu durum Moğollar tarafından ters anlaşılmakta ve "köle" rakiplerini küçümsemelerine yol açmaktaydı. Son kırk yıl içerisinde kendilerinden niteliksiz orduları yenmeleri ve en ufak bir mağlubiyet görmemeleri, önceki yazıda değindiğimiz şekilde tek bir Moğol askerine yüzlerce kişinin itaat etmesini sağlayan psikolojik üstünlük Moğolların artık kendilerini iyice dev aynasında görmelerine neden olmuştu. Bu nedenle Memlüklerle savaşmak için kendilerini kasmadan ileri kuvvet denebilecek kadar zayıf bir ordu gönderdiler. Tabi bu ordunun zayıflığında asıl ordunun kuzeyden gelebilecek bir Altınordu tehditine karşı ihtiyat olarak tutulması gibi daha büyük bir nedeni belirtmeliyiz. Ilk savaş Ayn-ı Calut (Calut'un gözü) denilen mevkide yapıldı. Bu mevkinin özelliği, Hz Davut'un düşmanı olan yenilmez dev savaşçı Calut'u sapanla attığı taşla gözünden vurarak öldürdüğü yerdi. Savaşı Memlüklerin kazanmaları aslında çok normaldi, hem sayıları çok fazla, hem daha iyi hazırlanmış, hem de diğer bölge orduları aksine korkusuzdular. Ama kırk yıldır görülen ilk Moğol mağlubiyeti olması ve mücadelenin yapıldığı yerin AynCalut olmasının bölge halkında uyandırdığı psikolojik etkiyi tahmin edebilirsiniz. Bundan sonra Moğollar bir anda hiç ummadıkları şekilde etraflarında, korkularını yenmiş düşmanlar buldular.
Genel resimde ise, çevresinde bir sürü düşman yetmiyormuş gibi kuzeydeki kuzenleri Altınordu Devleti'nin düşmanlığını kazanmışlar ve sadece savunma yapar konuma geçmişlerdi.
Bir süre böyle devam eden durum Gazan Han'ın başa geçmesiyle son buldu. Bu adam hakkında çok şey söylenebilir, mesela tarihçiler tarafından tartışmasız olarak yeryüzünde gelmiş geçmiş en çirkin yüzlü adam olarak kabul edildiği, ama aynı zamanda tüm ordusu kaçarken bir avuç adamıyla zafer kazanan cesaret abidesi olduğu gibi. Ama onu Ortadoğu tarihi için önemli yapan şey Müslümanlığı seçmesidir. Sonrasını tahmin edebilirsiniz, hızlı bir kültürel dönüşüm, yerel motiflere uyum sağlama ve Ortadoğu Moğolları'nın artık geçmişte yaşanan kötü bir anı olarak kalması. Kısacası Cengiz'in bu kolu da, rakibinin kültürünü benimseyerek eriyor.
3.Altınordu
Gelelim Altınordu Hanlığı'na. Imparatorluğun Kuzeybatı kanadını oluşturan bu devleti Berke Han'ın bir eseri olarak anabiliriz. Çevredeki halkları (Tatar, Kazak, Kıpçak, Rus) denetim altına alarak sağlam altyapılı bir devlet kurdu. Çevresinde kendisine tehdit olabilecek bir devlet te olmadığı için uzun ömürlü olması düşünülebilirdi. Ancak Toktamış Han zamanında tehlikeli bir oyuna giriştiler ve merkez Moğol Hanlığı olan Çağatay Hanlığı'na saldırdırlar. Çağatay Hanlığının ordularını şu bizim meşhur Timur yönetiyordu. Bu hikayenin detayını tam olarak bilmiyorum, özetle Timur her seferinde Toktamış'ı yener ve bir daha saldırmaması sözünü alarak affeder, neticede kardeş devlettir. Ancak Toktamış ta ısrarla saldırmaya devam eder. Sonunda Timur'un sabrı tükenir ve Terek savaşında Altınordu devletine son verir. Bu, Türk dünyası için bir felaket doğuracaktır. Zira, bölgede doğan boşluğu Ruslar dolduracak ve Türk Dünyası uzun yıllar başına bela olacak bir düşman daha kazanacaktır.
4. Çağatay
Merkez Moğol Hanlığı olarak Çağatay Devleti karşımıza çıkıyor. Çağatay Devleti denince aklımıza gelen ilk isim Timur'dur. Timur, Cengiz sülalesinden olmadığı, hatta Moğol bile olmadığı için devlet başkanı olma hakkı olmayan birisiydi. Bu nedenle kukla bir Han arkasından devlet işlerini yürütecek bir düzen kurmuştu. Timur'a gelinceye kadar geçen yüzelli yıllık süre içerisinde devletin Moğol karakteri Türkleşmiş, Türkler kağıt üstünde olmasa bile fiilen devlet yönetimini ele geçirmişti. Timur kendisini canından bezdiren Altınordu Devleti'ni ortadan kaldırdıktan sonra tarihe damgasını vuracak seçimini yaptı. Ya Doğu'ya Çin'e gidecek, ya da Batı'ya giderek Ortadoğu'yu ele geçirecekti. Şanssızlığa bakın ki Batı'ya gitti. Önündeki Devletçikleri ezip Bağdat'a girdi. Hülagü kadar olmasa da hatırı sayılır bir katliam yaptı. (Bu şehrin ancak bu kadar kötü talihli olabilir) Aslında daha ileri gitmeyi düşünmüyordu, ama kendisinden kaçan adamları himaye eden Osmanlı'nın tavrı dikkatini çekmişti. (Osmanlı bu arada Istanbul'u kuşatma hazırlığında, muhteşem bir yükseliş eğilimindeydi.) Osmanlı Sultanı Yıldırım da doğudan gelen bu topalın yaptıklarına son derece kızmıştı. Timur kendinden kaçan adamları geri istedi, Yıldırım vermedi vs. hikayeler de vardır ortada, ama iki devletin savaşmasının tek nedeni bence "En büyük kim?" kavgasıdır. Aradan geçen süre içerisinde Yıldırım'ın aşağılayıcı sözleri, Timur'un da teslim olan Sivas önlerinde 500 çocuğu atlarına ezdirmesi gibi olaylarla savaşın iddiası daha da artmıştı. Ankara Savaşı'nı ise bilirsiniz; ihanet, hile ve Yıldırım'ın yenilgisi, Osmanlı'nın yıkılmayla yüzyüze gelmesi, Anadolu'nun yaşanmaz bir hale gelmesi. Timur bir süre sonra Batı'yı, daha doğrusu mensubu olduğu Türk-Islam dünyasını yeterince ezdiğine kani olup Çin'e yöneldi. Ama yolda öldü. Timur sonrasında ise kayda değer bir gelişme yoktur. Gün geçtikçe içine kapanan ve içindeki Moğollar'ın Türk kültürü içerisinde erimesi ve en sonunda küçük hanlıklara bölünen bir devlet. Çağatay'ın macerası da böyle.
Sonuç
Sonuçları şöyle bir gözden geçirelim, Moğollar dört kola ayrıldı, Altınordu hariç hiçbirisi halktan kabul görmedi. Bunun nedeni de Altınordu Devleti'nin hükün sürdüğü topraklarda (bildiğiniz Rusya) elle tutulur bir medeniyet olmamasıdır. Çin'den halk tarafından görece kısa bir süre içerisinde kovuldular, Ortadoğu'da Islam medeniyetinde eridiler, Orta Asya'da da yönetimi Türkler'e kaptırdılar. Burada gerçekten büyük olmanın ve gerçekten bir sistem sahibi olup olmamanın ne demek olduğunun açık bir örneğine sahip oluyoruz. Başlarda bölük pörçük, pörsümüş, lidersiz ve düşüşteki ülkeleri tüm savaşlarda yendiler. Işgal ettikleri yerlerde isyan hareketlerini engellemek için görülmemiş katliam yaptılar. Adam gibi iaşe kolları bile olmayan bir orduları vardı. Basitçe, girdikleri yerlerin hayvanlarını da ele geçiriyorlardı. Bir Moğol atlısının yedeğinde 4-5 at daha oluyor, acıktıklarında sürü halinde getirdikleri hayvanları keserek yiyorlardı. Hayatta kalmak için devamlı fetih yapmaları gerekiyordu. Moğol istilasının çekirge veya virüs davranışından farkı yoktur; gir, kaynakları tüket ve sonraki hedefine yönel. Günü gelip ele geçirdikleri yerleri yönetme gerekliliği ortaya çıkınca da çuvalladılar. Bir süre katliamların rüzgarıyla halktan ses çıkmadı. Ama bölge halkları kendilerini toparladıkça düşüşe geçtiler. En başarılı oldukları Çin'de bile en kısa hanedanlardan biri olup aşağılayıcı şekilde köylülerce tahttan indirildiler.
Savaşlarında ise, Cengiz ve takipçilerinin klasik bozkır savaş sistemine orijinal birşey eklemediklerini görüyoruz. Tamamen atlı, çok iyi ok atan, pusuya yatkın, hızlı ve onluk düzene göre kurulmuş ordulardı. Şansları, çok fazla olmaları ve çevrelerinde karşı koyacak adamakıllı bir devlet olmamasıydı. Orduları ise tüm milletlerden oluşuyordu; boyun eğdirdikleri yerlerden de asker alıyorlardı. Aynı ekolden gelmeleri nedeniyle Türkler orduda çoğunluğa sahipti. Ek olarak Çinliler de bozkır savaş sisteminde olmayan kuşatma savaşlarına katkıda bulunacak teknolojiyi sağladılar.
Son olarak yine Cengiz Han'ın sahiplenmesine çabalarına dikkat çekmek istiyorum. Milli bilinç olmayan yıllarda olsa bile, Türkçe konuşmasını bilmeyen bir adamın Türk olduğu iddia edilmemelidir. Türk kültüründe yeri olmayan şekilde acımasızca katliam yapan, fikir babaları Türk olmayan bir politika da Türk tarihiyle anılmamalıdır. Yine de Cengiz Devleti'nin, kurulan en geniş topraklı devlet olduğu konusuna bakarak iştahla Türk tarihine yamamak isteyenler de bu devletin aynı zamanda en çabuk yıkılan devletlerden birisi olduğunu unutmamalıdır. Fetih yapmak ve istila arasındaki fark unutulmamalıdır. Bir yeri ele geçirdiğinizde o yerdeki kalpleri de ele geçirmişseniz bu bir fetihtir. Ama bir süre sonra nefretle def edilmişseniz istilacısınız demektir. Bence yeter arkadaşlar, o kadar fatihimiz varken bir istilacıyı tarihi gerçeklere de aykırı olarak aramıza almayalım.
Not: Cengiz Han konusundaki yazıma Cengiz Han'ı paranormal yönlerden tasvir eden bir mail gelmişti. Açıkçası mail gönderen arkadaşın anlatıklarının çoğu hakkında bilgim yok. O da yazılarını bir makale haline getirir ya da bilgi kaynağına bizi yönlendirirse o konuda da aydınlanmış oluruz. Saygılarımla...
ibrahimb@banksoft.com.tr
|