|
İktiran*
"Benmişim kendime en büyük düşman"
Necip Fazil
Ferdin hürriyeti, onun gayesidir ve dayanışma fert için hem bir mecburiyet
hem de bir vazifedir. İnsanin, başkalarını kazanmak için kendisinden fedakarlık
yapması gerekir. Ferdî iradenin ilk hareketi, kendi kendisinin tasdiki
için başkasını istemektir; medeniyet geliştikçe, ferdî irade gitgide daha
karmaşık bir hale gelen bir yapı içerisinde yayılır. Ferdiyetin bütün
sosyal yapıyı kucaklayacak kadar genişlemesi, kaçınılmaz olarak ferdî
sorumluluğun aynı ölçüde gelişmesini gerektirir. Özetle; onun hürriyeti,
ancak kendisi için giderek genişleyen bir sorumluluk yarattığı ölçüde
mümkün olacak ve gerçekleşebilecektir.
İnsanî dayanışma bir olgudur. Bu, insanın kendi başına yaşayamayacağı
için kaçamadığı kaderidir. Dayanışma iki safhada ortaya çıkar ki ilkinde;
insan yaşamak için, başkalarıyla dayanışmayı hareket etmek gayesiyle kabul
eder, ikincisinde ise başkaları için yeni güçlerle yeni dayanaklar meydana
getirmek suretiyle dayanışmayı yaratmış olur. Aylar önce siteyi kurarken
bu şekilde ifadesi en uygun olacak bir düşünce ve gaye belirlemiştik.
Mevcut duruma yani hâl'e dikkatle baktığımda, bütün gayeleri saf ve durulaştırması,
yapılan ise hayat ve ruh vermesi yönüyle niyeti yeniden gözden geçirme
ve bununla gayeye istikametli bir yön verme mecburiyetimiz olduğunu fark
ettim.
Çünkü yapılan iş de, hedef olarak belirlenen gaye de niyetin belirlediği
rotada ilerliyor ve bundan kaçmaya çalışmak neredeyse hiçbir zaman mümkün
olmuyordu. Olmadı da.. Biliyordum ki niyetin en duru halde kalmasına engel
teşkil edecek onlarca şey vardı; şöhret, menfaat (maddî-manevî), fikir
şeklinde kendini gösteren heves(ler), hissiyat, arzular ve tabii ki tarafgirlik.
İşte bu noktada sorumluluğa, gayeye ve niyete bir anlamda yol gösterecek:
"ilim veya bilmek bizatihî (kendisi) bir değer midir, yoksa bizatihî
değerler adına kullanılması gereken bir vasıta mıdır?" sorusunu sordum.
Buna cevap vermek ya da önce cevabı aramak durumundayız. Sorunun cevabı,
insanın yeryüzündeki vazifesini ve hayatının gayesini tespitten geçer.
Bilmek ve ilim bizce, bir gaye değil sadece vasıtadır. Gayenin unutulması
durumunda insan, bir egoizma heykeline dönüşür ve kendi etrafinda dönmeye
başlar. Hadiseleri, işleri ve oluşları hep kendi çıkarına alet etme, sadece
kendi ihtiyaçlarını temin ve tatmin, mevzuları şahsî arzu ve isteklerine
göre kabul etme, hayatı bir mücadele olarak görüp bu mücadelede galip
çıkacak tüm yolları mübah görme gibi herbiri birer kayma noktası olarak
bekleyen makamlar üzerinde yerini alır. İnsan, ilmi ve bilmeyi gayeye
götürücü birer vasıta olmaları şeklinde değerlendirmeli, neyi, ne kadar
bilmesi gerektiğini de buna göre tespit etmelidir. Çünkü fazla malumat
da çoğu kez istikametin bulunmasında ve hedefe ulaşmada yanıltıcı bir
faktör olarak rol alabilir.
Bilmenin tabii bir neticesi olan yazmak, hülâsa etmek (öz çıkarma) ise
eğer; yazan, öncelikle bir sorumluluk taşıdığını kabul etmek durumundadır
(en başa döndük). Bir fikir mimarının ifadesi içinde; "yazmak, ebedî
konuşmaktır". Yazan, doğruları yazmak, doğruları doğru zamanda yazmak,
doğruların kimi zaman kişilere göre izafî manâlara bürünebileceğini hesaba
katmak, kime karşi, hangi maksatla yazdığını tarif etmek ve en önemlisi
yanlışlar arasında doğruları açıklıkla ayırabilmek adına "bilmek"
zorundadır. Bu anlamda bilmek ve yazmak çift gerektirmeli iki olgudur.
Yazan, aklen ve kalben kendisini tatmin ettiği ve doğruladığı, en önemlisi
de yaşadığı ve hayatına hayat yaptığı şeyleri yazmalıdır. Tesirli olma,
ancak bu şekilde sağlanabilir.
Yazan, yazdığı şeyi bir bütünün parçası olması yönüyle ele almalı, bütünün
içindeki manâ ve ehemmiyeti ile değerlendirmeli, bahsettiği şeyin bizatihî
kendisini bağımsız olarak ele almamalıdır. Böyle bir bakış açısı bizi;
sağlam kaynaklarla beslenme, şartları ve çevreyi iyi tespit etme ve en
mühimi meseleyi doğru bilme mecburiyetine sevk edecektir.
Yazmada son mühim nokta da, fikir ve düşüncelerin iknâ edici ve nezih
bir şekilde ifade edilmesi gerektiğidir. Yorumun içindeki üslupla bu,
okura aksettirilmelidir.
Başa dönelim, "benmişim kendime en büyük düşman". Bilgi nispetinde,
sorumluluk yüklenir insan. Zihni işleyiş, fikri meydana getirir. Medeniyetleri
kuranların veya medeniyetleri oluşturanlarin vicdanlarındaki sorumluluk
duygusu yıkıldığındandır ki yıkılmıştır medeniyetler. Dayanışmanın bir
neticesi veya sebebi olarak: ferdî hürriyet, hürriyeti belirleyen: sorumluluk,
sorumluluktan ortaya çıkan: gaye, gayeyi saflaştıran ve duru hale getiren:
niyet, gayeye götürücü vasita olarak: bilmek ve ilim, bilmekten ve ilimden
neşet eden: yazmak birbirleri ile çok sıkı ilişkileri olan kavramlardır.
İnsan, en büyük düşmanini tespit ettiğinde; yola çıkarken ve cenge hazırlanırken
neleri hazırlaması gerektiğini anlayacaktır.
Bu mücadeleye davet ediyorum herkesi.
* Pespeşe gelme
editor@mutasyon.net
|