|
Sevgili okurlar hepinize bir kez daha sevgi ve selamlarımı sunuyorum.
Yeni bir sayıda bir kez daha beraberiz. Her zaman olduğu gibi bu bölümde
geçmişin gizemini günümüze taşımaya çalışacağız. Geçen sayımızda birçoğumuzun
gördüğü ama hakkında pekte bilgi sahibi olmadığı bir yapıdan, "dikili
taşlar"dan bahsetmiştik. Şimdi ise Yine İstanbul'un, bu kez en eski
kulesi diyebileceğimiz bir yapısından bahsedeceğiz. Burası Galata Kulesi.
Geçmişi bize yorgun omuzlarıyla taşımaya çalışan hemen her tarihi yapıyla
ilgili birçok hatıramız vardır. Bu yazımızda bu hatıralardan birini sizlere
aktarmak istiyorum. Çünkü biliyorum ki, her gün gözlerimizin içine bakarak,
birazda bize kulak verin diyen nice tarihi yapı var.
Galata Kulesinin Gizemi
Otobüs
yol almaya devam ediyordu. Uykulu gözlerini aralayarak nereye geldiklerini
kontrol etmeye çalıştı. Otobüsün, güneşten sakınmak için çektiği perdesini
açtı ve dışarıya baktı. Bir mavilik arıyordu gözleri. Ona öyle demişlerdi
çünkü. "-Engin bir mavilikle karşılaşacaksın. Elinle tutacakmış gibi
olacak fakat tutamayacaksın. Şehirle denizin bu kadar iç içe geçtiği başka
bir yer yoktur çünkü." Evet burası İstanbul'du. Yıllarca kulağına
anlatılan gizemli şehir yani. Burasını kendisi için gizemli buluyordu,
çünkü hayatında bir kere olsun görmediği sadece kartpostallardan birkaç
kez bakabildiği , ama devamlı dinlediği bir şehirdi orası. Ona buraları
yıllarca dedesi anlatmıştı. Gece yatağına yatar, uzun uzun dedesinin anlattıklarını
düşünürdü. Hayalinde oralarda gezer , rüyalarında ise muhakkak oralara
giderdi. Hiç görmediği yerleri rüyada görmek, tuhaftı ama oluyordu işte.
Dedesi hep İstanbul'u özlüyor ve oraları anlatıp duruyordu sürekli. Kolay
değil, koca bir ömrü oralarda geçirmişti. Dedesinin kaderinin İstanbul'la
kesişmesi ilginç bir hikayeye dayanıyordu. Gençlik yıllarında akraba kızlarından
birini sevmiş, evliliklerine izin vermeyeceklerini anlayınca da İstanbul'a
kaçmışlardı. Yol İz bilmeden geldikleri bu büyük şehirde zor günler geçirmiş,
fakat bir çok Anadolu İnsanı gibi taşı sıkmış suyunu çıkarıp yaşamışlardı.
Önceleri Kadıköy kenarında küçük bir yer evinde kalmaya başlamışlar, sonraları
tanıdıkları bir kişinin vesilesiyle Karaköy tarafına taşınmışlardı. Artık
hayatlarının dönüm noktası olan yerdeydiler. Galatanın sırtlarında mütevazı
bir yaşantıya başlamışlardı. Sıkıntılarla küçük mutlulukların iç içe girdiği
bu devrede her bunaldığında hemen yanı başlarındaki kuleye çıkardı. Köydeki
eski caminin minaresine çıkıp enginleri süzdüğü günleri hatırlardı. Ne
acılarını , dertlerini paylaşmıştı bu kuleyle. Evet burası tarihi Galata
Kulesinden başka bir yer değildi. Dedesi bu kulenin merdiven basamak sayısını
bile biliyordu. Her çıkış inişte üşenmeden bunları bile saymıştı. Ve ağzını
açıp ne zaman İstanbul dese ardından Galata Kulesiyle ilgili bir şeylerde
eklemeyi ihmal etmezdi.
Araba durur gibi olunca daldığı alemden kurtularak etrafına bakındı.
Az önceki tenha yollar nedense birden kalabalıklaşmıştı. Uzaktan yüksek
yapılı binalarda görünmeye başlamıştı. Birden heyecanlandı. Yanındakine
sormak istedi , sonra vazgeçti. Biraz daha ilerlediler. Artık arabaların
ve binaların arasında yol alıyorlardı. Birden! Evet Evet birden onu gördü.
Dedesinin yıllarca anlattığı maviliği. Gittikçe büyüyen ve Şehirle iç
içe girmiş bir mavilik. Derken otobüs bu maviliğe yaklaştı. Artık denizin
yanı başında gidiyorlardı. Pencereye iyice yaslanmış dalmış gitmişti.
Köyde balık tutup arada serinlemek için girdiği dereyi hatırladı. Tebessümü
dudaklarına yayıldı.
Birçok otobüsün yanyana durduğu geniş ama kalabalık bir mekana geldiler.
Arkadan muavinin sesi duyuldu.
"-Haremde inecekler hazırlansın!" . Otobüste bir hareketlenme
oldu. İster istemez o da yerinden doğruldu. Üst raftan eşyalarını aldı.
Otobüsün arkasına doğru yürüdü. Ve ilk adım. Artık yıllardır kendisine
anlatılan İstanbul toprağına basıyordu. Geldiği otobüsün servis aracı
ile Üsküdar'a doğru yol almaya başladılar. Yine deniz kenarından ilerliyorlardı.
İkinci kez son durak sesini işitti. Diğer yolcularla birlikte bu küçük
aracıda terketti. Kendisine tarif edildiğine göre Eminönü'ne giden gemilere
binecek karşı yakaya geçecekti. Oradan ver elini Karaköy. İşte Eminönü'ne
giden gemiler tam karşıdaydılar. Yolun karşısına geçecekti. Ama bu hiçte
kolay olmadı. Arabalar bir türlü durmuyorlardı. Yanına gelen birkaç kişiyle
birlik olup ancak geçebildi karşı tarafa. Herkesin yaptığını yaptı. Gişeden
bir jeton aldı ve gemiye bindi. Bu kendisine oldukça garip gelmişti. Bir
köşeye oturdu. Karşı taraflara bakmaya başladı. Kendisine anlatılan şeylerle
gördüklerini bir araya getirmeye çalışıyordu ama bunda pekte başarılı
olduğu söylenemezdi.
Gemi karaya yanaştı. Yolcularla birlikte gemiden indi. Denk geldiği ilk
kişiye, Karaköye nasıl gidileceğini sordu. Aldığı cevap onu memnun etmişti.
Çünkü artık arabaya falan binmesine gerek kalmamıştı. Şu ilerde görülen
köprüden yürüyerek karşıya geçecekti o kadar. İki yanında onlarca insanın
olta sallandırdığı ve birçok kişinin de birbirini görmeden adımladığı
köprüden yürüyerek karşı tarafa geçti. Aslında önce, kendisine verilen
adresteki yakınlarının evlerini bulması gerekiyordu ama onun aklı başka
bir yerdeydi. O Galata kulesini düşünüyordu. Nasıl bir şeydi. Ne kadar
uzundu. Kendisine anlatıldığı kadar etkileyicimiydi. Karşı kaldırımda
yürüyen yaşlı zatın yanına yaklaştı ve Galata kulesinin nerede olduğunu
sordu. Yaşlı zat önce tebessüm etti. Sonra başını kaldırdı ve arkalarında
uzanan kocaman kuleyi göstererek
"-Benimle dalga geçmiyorsun ya evlat" dedi. "-Galata kulesi
tam arkanda duruyor." Şaşkınlık içersinde bakakaldı. Kendisine anlatılanlar
ve gördükleri artık kafasında dönüp duruyordu. Sanki hayattan, birkaç
saniye de olsa kopmuştu. Yaşlı zata teşekkür ederek kuleye doğru ilerlemeye
başladı. Tam kapısına geldiğinde durdu. Acaba içeriye girebilecek miydi.
Yanından geçen birkaç kişinin de kuleye girdiklerini görünce onlardan
aldığı cesaretle o da daldı. Birkaç basamak merdivenden sonra dar bir
kapıdan geçtiler. Artık kulenin içindeydi. Köydeki cami minaresinin içi
gibi bir yer değildi burası. Oldukça genişti. Tam önünde başlayan merdivenler
yukarıya doğru kaybolup gidiyordu. Diğer girenlerle beraber tırmanmaya
başladı. Dördüncü kata gelmişti ki dedesinin söyledikleri geldi aklına.
Büyük bir yangın sonrası hasar gören kule dördüncü kattan itibaren yeniden
yapılmıştı. Bu nedenle bu kattan sonra Türk yapısı olan mazgallara rastlamak
mümkündü. Bu mazgalları inceleyerek yukarıya doğru yol almaya devam etti.
En üst katta birçok insan masalara oturmuş birbirleriyle muhabbet ediyorlardı.
O da bir sandalye çekti. Pencerelerden birinin yanına yaklaşarak manzarayı
seyretmeye başladı. Denize, cami minarelerine, aşağıda kaynaşan kalabalıklara
bakarken Galata Kulesinin eski halini düşündü. Kim bilir bu yapı nelere
şahit olmuştu. Kimleri görmüş nelere şahitlik yapmıştı. Duyduğu kadarıyla
Roma'dan beri vardı bu yapı.
Derken
bir el omzuna dokundu. Döndü ve baktı. Omzuna dokunan el orta yaşlı mütebessim
simalı bir kişiye aitti.
"- Çok düşünceli görünüyorsun" dedi bu kişi.
"-hayırdır inşallah" hayırdır dedi delikanlı.
"-İstanbul'a ilk kez geliyorum. Özellikle Galata Kulesini çok merak
ediyordum. Sonunda görmek nasip oldu. Ama şimdi de beni başka bir merak
aldı."
"-Söyle ki dermanını bulasın" dedi bu orta yaşlı zat. Delikanlı
devam etti.
"-Bu eski kule kim bilir hangi devirleri hangi devletleri gördü.
Bunu düşünüyorum." Gözlerinden, okumuş biri olduğu anlaşılan zat,
delikanlının gözlerine bakarak.
"-Gerçekten bilmek istiyor musun?" diye sordu. Delikanlı heyecanlandı
ve başıyla tasdik etti. Peki dedi o zaman garip adam, beni iyi dinle.
Bu kule gerçekten de çok eskidir. Belkide İstanbul'da bulunan en eski
birkaç yapıdan biridir. Doğu Roma İmparatorlarından Anastasius tarafından
MS.507 yılında bir fener kulesi olarak yaptırılmıştır. Bu bölge daha sonra
Cenevizlilerin eline geçmiş onlarda buraları korumak için surlarla çevirmişler,
böylece bu kule Galata surlarının baş kulesi haline gelmiştir.
"-Ya Osmanlılar dönemi" dedi delikanlı.
"-En çok onların dönemini merak ediyorum."
"- İstanbul Osmanlılar döneminde alındığında bu kulenin tepesinde
bir haç varmış. Sultan Fatih bu haçı kaldırtmış ama kulenin adını da İsa
Kulesi koymuş. Hatta bu konuyla ilgili olarak şu manzumeyi de söylemiş;
Bağlamaz Firdevse gönlünü Kalata'yı gören
Servi anmaz anda ol Servi dilarayı gören
Bir firengi sivelü İsayi gördüm anda
Kim Lebleri dirisüdür dir idi İsayi gören
Kanuni Süleyman döneminde bir ara burası zindan olarak kullanılmış. Kasımpaşa
tersanesindeki esirler burada kalıyorlarmış. Ama sana daha ilgincini söyleyeyim
bir ara zindan olan bu yer bir ilim araştırma merkezi olarak ta kullanılmış.
"-İlim merkezi mi ? Nasıl yani?"
"-Yanisi şu: Sultan 3.Murad döneminde rasathane yapmışlar burayı.
Osmanlının işlerine akıl sır ermiyor anlıyacağın."
"-Peki daha sonra?"
"-Aslında bu kulenin tarih boyunca icra ettiği en önemli vazife
yangın kulesi olma özelliğidir. Galata Kulesine eskiler Galata Yangın
Kulesi derlermiş. Günün yirmi dört saati İstanbul'u gözetleyen yağız köşklüler
buralarda döner dururlarmış. Lale devrinde ilk resmi itfaiye birliğinin
kurulmasından sonra burası işte bu konuma sokulmuş.
"-Peki bu kule hep aynı şekilde mi kalmış. Hiç değişikliğe uğramış
mı?"
"-Uğramaz olur mu. Uğramış tabiki. Bir kere yangın gözetleme kulesi
olan bu yer ne yazık ki yangınlardan en çok nasibini alan binalardan biri
olmuş. 3.Selim döneminde taş duvar üzerine ahşap iki oda ve kurşun kaplı
bir çatıdan oluşurken, ciddi bir yangın sonrası bu ahşap bölümler tamamen
yanmış ve dört tarafa çıkıntılı dörtlü köşk bölümleri yapılmış. Buraya
birde sofa eklenerek burası kahvehane haline getirilmiş. Fakat 1831 de
çıkan deprem sonucu bu kısımlarda yanınca üst kısım tamamiyle değiştirilerek
bugünkü görünümü kazandırılmış.
"-Bugünkü hali derken kasteddiğiniz kısımlar nereleri ?"
"-2.Mahmud döneminde yaptırılan kemerli ve 14 pencereli kat. Ayrıca
kurşun kaplı sivri kule."
"-Burası bana üzerinde saat olan kuleleri hatırlatıyor ama bir saat
yok."
"-Aslında bir ara o da varmış. Sultan 2.Mahmud'un emriyle bir ara
saat de yerleştirilmiş."
"-Peki yangın gözetleyenler yangın olduğunda bunu halka nasıl duyuruyorlarmış?"
"-Önceleri büyük bir kös varmış kulenin tepesinde. Sonraları bayrak
ve fener asmaya başlamışlar. Hem bunu o kadar teferruatlı yapıyorlarmış
ki şaşarsın."
"-Söylemek istediğinizi pek anlayamadım."
"-Anlatayıp o zaman. Yangın görüldüğü zaman şu karşıdaki İcadiye
tepesine haber vermek için gündüz kırmızı bir bayrak ve geceleri kırmızı
bir fener asılırmış. İcadiye tepesi yangının olduğunu görünce top atışı
yaparmış. Top sesini duyan bütün İstanbul halkı yangın semtini öğrenmek
için "köşklü"leri beklermiş. İstanbul içi, surlar, Haliç kıyısından,
Eyüp ve Marmara kıyısından Yeşilköy'e kadar olan kısımda yangın olduğu
zaman gündüzleri biri sarı biri kırmızı iki bayrak ve geceleri iki kırmızı
fener asılırmış. Yangın, Kadıköy, Üsküdar ve Boğaziçi' nin Anadolu yakasında
ise gündüzleri tek yeşil bayrak ve geceleri tek yeşil fener asılırmış.
Beyoğlu tarafı ve Boğaziçi'nin Rumeli tarafı için ise gündüzleri bir beyaz
bayrak ve geceleri bir beyaz fener asılırmış. "
"-Başta top atılırken sonraları neden bayrak asılmaya başlanmış
peki."
"-Bu top atışlarının, halkı, düşman geliyor sanarak evhamlandırması
üzerine II.Abdülhamid tarafından kaldırılmıştır."
"-Ha birde Hazarfen Çelebinin uçma olayı var değil mi?"
"-Evet o da var. Ama o daha eski zamanlarda olmuş. Sultan 4.Murad
zamanında yani günümüzden yaklaşık 350 yıl kadar önce. "
"-Sahiden de uçmuş mu Hazarfen Çelebi ?"
"-Uçmuş ya. Hem de Üsküdar'a kadar. Yani şu karşı kıyıların ilersi."
İhtiyar adam birden ciddileşti. Doğrulur gibi oldu. Gözlerini önce kıstı
ve uzaklara baktı. Sonra iri iri açtı. Ve şunları söyledi.
"-Oğul keşke bizim tarihimiz dile gelse ve anlatsa. O zaman anlayacağız
ki kıymetini bilemediğimiz, yanlış anlamaların kurbanı ettiğimiz atalarımız
ne kadar önemli insanlarmış ve ne büyük işlere imza atmışlar."
Delikanlı çok memnun olmuştu. Bu anlatılanlar onu adeta kendinden geçirmişti.
Yerinde duramadı ayağa kalktı. Galata Kulesinin 14 penceresinden birinin
karşısına geçti ve bir Üsküdar'a, bir İcadiye tepesine bakmaya başladı.
Bir yandan da daha adını bile bilmediği bu esrarengiz kişiye minnet duygularını
ifade etmeye çalışıyordu.
"-Çok sağolun. Bunları anlatarak bana büyük bir iyilikte bulundunuz.
Yıllarca köyde dedem bana buraları anlatır dururdu. Ama hiç bu kadar detaylı
anlatmamıştı. Tarihe merakım vardı. Ve Okumaya geldiğim İstanbul'da ilerde
belki tarihçi olabilirim diye düşünüyordum. Ama artık düşünmüyorum. Bunu
gerçekten istiyorum. Bu arada adınızı bile bilmiyorum. Bana bu kadar yardımcı
olan Siz kimsiniz ? "
Delikanlı bu son cümleyle birlikte hızla geriye döndü. Kendisine bu kadar
yardım eden bu kişiye sarılmayı bile düşünürken birden boş bir masayla
karşılaştı. Yaklaşık bir saattir konuştuğu kişi neredeydi. İşin ilginç
yanı masada sadece kendi sandalyesi vardı. Kafasını toparlamaya çalıştı.
Oradan geçen garsonlardan birine yanındaki kişiyi sordu. Yüzüne garip
garip bakan garson bir saattir yalnız oturduğunu söyleyince uyuduğu derin
uykudan uyanır gibi oldu. Yeniden pencereye yaklaştı. Ufuklara baktı.
Yapılara , insanlara; Eski bir payitahtı uzun uzun süzdü. Gizemlerle dolu
bir başkentti burası.
"-Bu daha bir başlangıç" dedi.
"-Acaba gelecek günlerde bu gizemli şehir önümüze daha neler çıkaracak."
Gelecek ay görüşmek üzere..
gezikolik@gezikolik.net
wwww.gezikolik.net
www.kitapkolik.com
|