|
Şehit Sadrazam
Osmanlı Devleti'nin en ihtişamlı devirleri yaşanıyordu. Ülkenin başında
yabancıların Muhteşem dedikleri Kanuni Sultan Süleyman, alimlerin başında
deha bir zekaya sahip olan Ebu Suud Efendi, mimarların başında taşın dilinden
anlayan Koca Sinan, Donanmanın başında Barbaros Hayrettin Paşa vardı.
Böyle bir kadro tarafından yönetilen devlet nasıl kudretli olmaz dı? Ülkede
bulunan bütün insanlarda huzur ve mutluluk hakimdi. Çünkü bu ülkenin halklarının
birbirleriyle kavgaları yoktu. Mal sevdası kalpleri bozmamış, herkes başka
insanların iyiliğini düşünür olmuştu. Fakirlere yardım etmek için insanlar
adeta birbirleriyle yarışıyorlardı. Zenginler çevreye camiler, imaretler
(yoksullara yemek dağıtan yerler), medreseler inşa ettiriyor, başıboş
hayvanlar bile unutulmayarak onlar için vakıflar kuruluyordu.
Osmanlı ülkesinde dil, din, millet ayırımı gözetmeksizin her ailenin
çocuğuna en iyi eğitim verilmeye çalışılıyor, zeki olanlar liyakâtlarına
göre ülkenin en yüksek okullarına, hatta Enderun'a bile girebiliyorlardı.
Bu amaçla da ülkenin dört bir yanında sınavlar düzenleniyor, zeki gençler
bir bir devşirilerek ileride yönetim kademelerinde vazifeli, büyük devlet
adamları olmaları için yetiştiriliyorlardı. Bu ülkede çalışan için yükselmenin
ve bir yerlere gelmenin sınırı yoktu. İşte bu nedenledir ki, yabancı devletlerin
bünyelerindeki halklar bile Osmanlı topraklarında yaşayan insanlara imreniyor,
bu adalet ve huzuru onlarda arzuluyorlardı.
Yabancı uyruklu bir aile için, çocuklarının Osmanlı hükümetince devşirilerek
okutulması kadar önemli bir şey yoktu. Çünkü böyle bir durumda çocuklarının
geleceği garanti altına alınmış oluyor, o yükseldikce ailesi de itibar
kazanıyordu.
Yavuz
Sultan Selim'in saltanatının son yıllarında Balkanlar'dan devşirilen bir
gurup çocuk Edirne'ye getirildiler. Bunların arasında Bosna'nın Sokoloviç
Kasabasından devşirilen küçük bir çocuk da bulunmaktaydı. Zekası ile hemen
dikkatleri çeken bu çocuk kısa sürede herkesin taktirini kazanmış ve kendisiyle
özel olarak ilgilenilmeye başlanmıştı. İlmi mevzularda eğitilen bu genç
bunun yanında askeri olarak ta yetiştirilmekteydi. Bir süre sonra kitabi
eğitimini tamamlamış ve uygulama olarak orduya verilmişti. Burada kısa
zamanda kendisini gösteren gence her geçen ay farklı görevler veriliyordu.
Bir süre sonra donanmaya alındı.
Devir Kanuni Sultan Süleyman devriydi. Osmanlı Devleti karalarda olduğu
kadar denizlerde de hakimiyetini sürdürüyordu. Barbaros Hayrettin Paşa
Preveze Deniz Zaferi ile Akdeniz'i bir Türk Gölü haline getirmiş, Kızıldeniz
üzerinden çıkılan Hind Deniz Seferleri ile uzak doğuya seferler düzenlenmeye
başlanmıştı. İşte bir süre sonra bu güçlü donanmanın başına bu yiğit delikanlı
getirilecekti. Ama o artık yeni devşirilen acemi oğlan değil, Kaptan-ı
Derya Sokullu Mehmet Paşa idi.
Burada da birçok başarıya imza atan Sokullu, yönetim kabiliyeti ve politik
kişiliğindeki başarısından dolayı Rumeli Beylerbeyiliği'ne getirildi.
Artık Padişah ve Divan-ı Hümayundan sonra Anadolu Beylerbeyi ile birlikte
ülkeyi yöneten iki kişiden biri haline gelmişti. Sık sık Budin Eyaletine
gidiyor. Oradan Avrupa'daki hareketleri izliyordu. Zaman zaman da İstanbul'a
geliyor, padişah ve Divan-ı Hümayun'a gelişmeleri bildiriyordu. Onun anlattıklarına
göre kararlar alınıyor, ordunun sefer tarihleri ve sefere çıkılacak yerler
belirleniyordu.
Çok
vefakâr bir insandı Sokullu. Ekmeğini yediği yeri katiyyen unutmaz, kendisinin
de oralara iyiliği dokunsun isterdi. Bu nedenledir ki, İstanbul ile Edirne
arasındaki yolculuklarında muhakkak uğradığı ve konakladığı Lüleburgaz'a
bir vefa borcu olarak bir külliye yaptırmayı arzulamış ve bu konuda Mimar
Sinan'dan yardım istemişti. Koca Mimar, Sokullu Mehmet Paşa'nın arzusu
üzerine küçücük bir kasaba olan Lüleburgaz'a dev gibi bir hâyır kurumu
inşa etmişti. Sokullu Mehmet Paşa'nın hâyır kurumları bununla sınırlı
değildi. O'nun sadece İstanbul'da iki tane camisi, birçok çarşısı ve aşhanesi
de vardı. Eline geçen para ile birilerine yardım etmek hem Sokullu'nun
hemde o dönemin insanlarının kendilerine vazife kabul ettikleri bir davranışları
idi.
Çevreye hâyır eserleri inşa etmek konusunda hanımları da Osmanlı erkeklerinden
geri kalmıyorlardı. Onlar da ellerindeki kendilerine ait mal varlıkları
ile çevreye hanlar,hamamlar, çeşme ve camiler inşa ettiriyorlardı. Bunlardan
biri de Sokullu'nun hanımı ve 2.Selim'in kızı olan İsmihan Sultan idi.
Kanuni Sultan Süleyman Sokullu Mehmet Paşa'yı o kadar çok seviyordu ki,
torunu İsmihan Sultan ile kendisini evlendirmiş ve bu zeki devlet adamını
kendisine akraba yapmıştı.
Bir süre sonra Kanuni Sultan Süleyman Sokullu Mehmet Paşa'yı kudretli
Osmanlı Devleti'nin ikinci adamı yapmaya karar verdi. Yani Sokullu bundan
böyle Kanuni'nin sadrazamı olacaktı. Bu görev büyük ve gösterişli olması
yanında sorumlulukları da en ağır meslek idi. Üç kıtaya yayılmış bu devletin
topraklarındaki tüm insanların sorunları artık Sokullu Mehmet Paşa'yı
bekliyordu. Ama O, vazifesinin bilincinde bir kişi olarak uzun yıllar
bu vazifeyi hakkıyla götürecek, ordunun başında sefere çıkmaktan, divanı
yönetmeye, halka hitap etmekten, gemilerle denizlere açılmaya kadar görevi
neyi gerektiriyorsa bundan kaçınmayacaktı.
Kanuni Sultan Süleyman gibi kendisini unuturcasına devletini düşünen
bir büyük insan ile devamlı seferlere çıkan Sadrazam Sokullu Mehmet Paşa,
bu büyük padişahı 17.seferinde Zigatvar Kalesi'ni kuşattıkları günlerde
çadırda kaybedecek, ama onun ölümünü kalenin alınması ve ardından 2.Selim'in
gelişine kadar ordudan bile saklayacaktı. Eğer Kanuni öldüğü gibi bunu
etrafa duyurmuş olsaydı ordu kuşatmayı bırakacak ve buralara kadar boşu
boşuna gelinmiş olacaktı.
Sokullu gibi güçlü bir idarecinin devletin başında olması, Kanuni Sultan
Süleyman sonrasında padişah olan oğlu 2.Selim'i de bir hayli rahatlatmıştı.
8 yıllık saltanatı boyunca o devlet işlerinden hep emin olmuştu. Çünkü
Sokullu iş başındaydı.
2.Selim sonrasında tahta bu kez Koca Kanuni'nin büyük torunu 3.Murat
geçecekti. Devletin başında yine dirayetli yönetimi ile yabancı devletleri
dize getiren Sokullu Mehmet Paşa vardı. O, büyük projelerin adamıydı.
Zorluklar karşısında engel tanımıyor, düşmanları ile arasına dağlar girse
onları aşmak için deniz gibi nehirleri birleştirmeye çalışıyordu.
Ama
artık yaşlanmıştı. Çevresindekilere gençliğindeki kadar kolay söz dinletemez
olmuştu. Halk onun büyüklüğünü kabul ediyor ve O devletimizin başındayken
bizlere Evvelallah bir şey olmaz diyorlardı ama ülke kademesinde yükselmeye
çalışan bazı ihtiraslı kişiler onun varlığını kendi yükselişleri adına
bir engel gibi görmeye başlamışlardı. Dünyada her zaman iyi insanların
yanında kötülerde olacaktı. Ve Sokullu Mehmet Paşa'nın ömrü bunlarla mücadele
etmekte geçmişti.
Sokullu Mehmet Paşa uzun bir süredir At Meydanı'nın hemen yanındaki
konağında oturmaktaydı. Burası hem İstanbul'un atan kalbiydi hemde Topkapı
Sarayı'na bir hayli yakındı. Hem burada yaşayan bir kişinin en büyük mutluluklarından
birisi okunan o muhteşem ezanları dinledikten sonra Ayasofya'ya namaz
kılmaya gitmek oluyordu. Sokullu'da bunu sık sık yapıyor, namazlarının
büyük bir kısmını Ayasofya Cami'nde kılıyordu.
Sokullu dini bütün bir kişiydi. Namazlarını hiç aksatmadığı gibi bu
beş vakit namazına nafile ibadetlerde katardı. Hemen her gece teheccüh
(gece namazı) namazına kalkar, sonrasında da yatmayarak Kur'an-ı Kerim
okurdu. Bunun hemen ardından da yardımcısı bir tarih kitabı okur, Sokullu'da
sessizce onu dinlerdi. Çünkü kendisi tarih öğrenmeye büyük önem verirdi.
Böyle gecelerden birinde yine her zamanki gibi Sokullu Mehmet Paşa gece
namazına kalkmış ve sonrasında da Kuran-ı Kerim okumuşlardı. Az sonra
yardımcısı bir tarih kitabı aldı eline ve yavaşca okumaya başladı. Okunan
kıssa Osmanlı Devleti'nin 3.padişahı olan 1.Murat'ın hayatı idi. Sultan
Murat, daha kuruluş aşamasındaki Osmanlı Devleti'ni boğmak isteyen düşmanlara
karşı Kosava Savaşında büyük kahramanlıklar göstermiş ve sonrasında da
savaş meydanını gezerken kendisinden su isteyen bir Sırp askeri tarafından
hançerlenerek şehit edilmişti. Kıssa sona erdiğinde odada bir süre sessizlik
oldu. Çünkü Sokullu Mehmet Paşa ağlıyordu. Gözleri yaş içinde kalmış,
1.Murat'ın muhteşem sonuna gıpta ile bakmıştı. İşte bu gözü yaşlı haliyle
ellerini gökyüzüne kaldıran Sokullu Mehmet Paşa, Allahu Teala'ya dua dua
yalvarmaya başladı. O merhametlilerin en merhametlisinden bir dileği vardı.
Dileği 1.Murat gibi güzel bir ölüm ile ölmekti. Bu yaşlı adam sonunun
Sultan Murat Han gibi olmasını istiyordu. O da şehit olmak ve Allah'ın
huzuruna sorgusuz sualsiz çıkmak istiyordu.
Az sonra İstanbul'un dört bir yanından sabah ezanları okunmaya başladı.
Sokullu Mehmet Paşa uzun uzun ezanları dinledi. Sonrasında da yerinden
doğrularak yardımcısının yardımı ile abdestini tazeledi ve Ayasofya'ya
gitmek için evinden dışarıya çıktı. Güne namaz ile başlamalıydı. Zira
o gün çok işi olacak, Divan'ı toplayacak ve devletin dirlik ve düzeni
için kararlar alacaktı.
Osmanlı yönetiminde Sadrazamlar Divan-ı Hümayun denilen en büyük yönetim
birinin başkanlığını yaparlar ve haftanın belli günleri Divan üyelerini
toplayarak devlet işlerini görüşürlerdi. Bu toplantılar Topkapı Sarayı'nın
Kubbealtı denilen yerinde yapılabildiği gibi Sadrazam'ın arzusuna göre
kendi konağında da yapılabiliyordu. Sokullu Mehmet Paşa'da bazen Divan'ı
kendi konağında toplardı. O gün de öyle yaptı. Ulaklarına emir vererek
tüm Divan üyelerine, o günkü toplantının kendi konağında olduğunu bildirmeleri
için gönderdi. Öğle sonrasında yavaş yavaş Divan-ı Hümayun'un Kallavi
kavuklu Kubbealtı vezirleri, Kaptan-ı Derya, Şeyhülislam, Defterdar, Nişancı
vb. üyeleri Sokullu'nun konağında toplanmaya başladılar. Herkes tamam
olduğunda Sokullu söze başladı. Devlet dünyanın belki en güçlü devleti
idi ama problem dünya üzerinden ne zaman eksik olmuştu ki. Yine bir sürü
gaile vardı etraflarında ve bunları aşmak için söze başladı. Birkaç saat
geçmişti. Divan toplantısına bir mola vermek gerekiyordu. Zihinler biraz
dinlenecek sonrasında da kalındığı yerden devam edilecekti.
Bu sıralarda At Meydanı üzerinden bir adam sallana sallana, Sokullu'nun
Konağına doğru yaklaşmaktaydı. Yoldan geçen çocukların sataşmadan edemediği
bu kişi bir meczuptan başkası değildi. Osmanlılarda hemen her mahallenin
bir delisi vardı. Halk böyle doğuştan aklı kıt insanları hor görmez, onlara
kendi içlerinde bakarlardı. Hatta, akılları olmadığı için günahsız olan
bu insanların Ahiret'te sorgusuz sualsiz cennete gideceğine inanılır ve
bu delilere imrenilirdi. Bu günahsız delilerin dualarını almak için adeta
birbirleriyle yarışan insanlar onlara yardım eder ve kendilerinden yardım
isteklerini boş çevirmeyi büyük uğursuzluk sayarlardı.
Çevresindekilere garip hareketler yaparak ilerleyen meczup Sokullu'nun
konağına geldiğinde içeriye girmek istedi. Kapıdaki nöbetciler onu durdurdular.
Ama aralarından bir tanesi diğerlerine müdahale ederek, Sokullu'nun kendilerine
bu deli konusunda tenbihte bulunduğunu, bu kişi ne zaman gelirse içeri
girebileceğini, Sokullu'nun ona yardım ettiğini söyledi. Nöbetciler bu
meczup kişiyi salıverdiler. O da sallanarak içeriye girdi. Yolu biliyordu.
Hemen merdivenlerden baş odaya ilerledi. Konakta kendisini tanıyan uşaklar
da bir şey demediler. Çünkü Sadrazam'In hatırlı konuğu olduğunu biliyorlardı.
Az sonra sadakasını alıp çıkacaktı. Sokullu ve Divan üyelerinin oturduğu
odanın kapısı yarı açıktı. İçeriye giren meczup kapının eşiğinde durdu.
Sanki içeriye buyur edilmesini bekler gibi bir hali vardı. Sokullu Mehmet
Paşa meczubunu görünce gülümsedi. - Gel bakalım koca deli dedi. Kaç gündür
nerelerdeydin? Aç mısın açıktamısın ? Ne yer nerelerde yatarsın ?
Böyle diyen Sokullu elini kemerine attı ve meşin bir kese çıkardı. Kese
içinden birkaç gümüş akçe alıyordu ki, Sokullu'nun yanına yaklaşan meczup
beklenmedik bir şey yaparak belinden çektiği kısa saplı bir hançeri Sokullu
Mehmet Paşa'nın böğrüne sapladı. Odadaki herkes dona kalmıştı. Güvenlik
görevlileri hemen meczuba müdahale ettiler ama iş işten geçmişti. Sokullu
kan kaybediyordu. Ama o haliyle bile çevresindekilere sakin olmaları gerektiğini
öğütlüyor ve delinin bunu bilmeden yaptığını söylüyordu. Yanındakiler
onun bu sakin tavırlarından bir şey anlayamadılar ama O, bu hadisenin
dün gece yaptığı ihlaslı duanın bir neticesi olduğunu anlamakta gecikmemişdi.
Evet bu büyük insan, aynen yüzyıllarca önce Kosava Savaşında milletinin
selameti adına hançerlenerek şehit edilen 1.Murat han gibi şehit oluyordu.
Şehit olurken şaşıyordu, bir gece önce yaptığı duasını Yüce Rabbi ne kadar
da çabuk kabul etmişti. Gözlerini bu fani dünyaya kapattığında yüzünde
öbür alemin güzelliklerini bizlere taşıyan bir tebessüm kalmıştı. Kimbilir
belki bu son anında O'nu ötelere davet etmek için gelenlerin arasında
1.Murat Han'da bulunmaktaydı.
gezikolik@gezikolik.net
wwww.gezikolik.net
www.kitapkolik.com
|