Kültür Anasayfa Editörden Makaleler Bölümler Görüşleriniz Görüşleriniz



 
 
 
 
 
 



Beklenen Misafir

Merhabalar Mutasyon dostları. Bu yazımızda sizlerle çok özel bir hatırayı paylaşmak istiyorum. Biliyorsunuz ki tarih sadece ilmi kaynaklarda bulunmaz. Tarih aynı zamanda kişilerin hatıralarında da alabildiğine yaşar ve birgün birileri tarafından keşfedilmeyi bekler. Bu yazımızda sırlı bir rüyanın nasıl hayata tesir ettiğinden yola çıkarak Balkan Savaşından Yunan İşgaline katar sizlerle ilginç bir seyahat yapacağız. Bakalım bu seyahat sonunda ruh haletiniz yazıya başladığınız andaki gibi kalabilecek mi?

O günün diğer günlerden pekte bir farkı yoktu. Yine her zamanki saatte kalkıp çocukların kahvaltısını hazırlamış, onları okula gönderdikten sonra kendimi rutin ev işlerine vermiştim. Çamaşır, bulaşık, sil, süpür derken yine öğleyi yapmıştım.

Üzerimde bir tuhaflık hissediyordum bugün. Ev işleriyle uğraşırken dalıp dalıp gidiyordum adeta. Hasta mıydım? Yo değil. Peki sebebini anlayamadığım bu ağırlık da neyin nesiydi ?
Birkaç gün öncesinden bugün için arkadaşlarla sözleşmiştik. Mahallemize taşınan yeni gelinin evine, hoşgeldine gidecektik. Dip komşum "Hadi gelmiyor musun?" diye kapıyı çaldığında, neredeyse ona, "hayır gelemeyeceğim kusura bakmayın." demek geldi içimden. Ama verilen söz tutulmalıydı. Yeni komşumuzun evinde yine ara ara dalıp gitmekteydim. Neyse ki kısa sürdü ziyaretimiz.

İşte yeniden evdeydim. Koltuğa kendimi atarcasına bırakırken, karşı duvardaki dedemin resmi ilişti gözüme. Siyah beyaz, yer yer bazı yerleri çatlamış bir resim. Ne heybetli adamdı dedem. Şimdi bile sanki fotoğraf karesinden çıkıverecekmiş gibi geliyordu insana. Sahi çıkıverse çerçeveden ne olurdu? Tam da koltuğa yayılmışken. Doğrusu O hayattayken kimse onun yanında sulu tavırlara giremez, değil böyle yayılmak, ayağını bile uzatamazdı. Eskilerin tabiriyle çok öflü bir adamdı dedem. Gayri ihtiyarı toparlandım.

Söylendiğine göre, Yunanlılar Anadolu'ya girip, önüne gelen her köy ve kasabayı işgal ettiği yıllarda dedem Akhisar'da milli mücadelenin başını çekenlerden olmuştu. Bir keresinde Halitpaşa Çiftliğinde, 8 arkadaşı ile toplantı yaptıkları sırada düşman askerlerinin baskınına uğramışlardı. Halit Paşa ve yanındakiler toplandıkları yerden hemen ahıra yönelip atlarıyla uzaklaşmak istemişler, Şevket dedemse buna karşı çıkarak yunanlıların öncelikle atların olduğu yerleri muhasara edeceklerini söylemişti. Fakat o telaşe içinde onun sözlerini dikkate almayan arkadaşları, atların olduğu bölüme girdiklerinde kurşun yağmuruna tutulmuşlar ve ne yazıkki hiçbiri sağ olarak kurtulamamıştı. Dedemse bulunduğu odanın arka penceresinden çiftliğin yanında uzanan bataklığa atlamış, o çamur deryası içinde, sürüne gizlene Akhisar'a kadar gelmişti. Gerçekten akıl almaz bir şeydi bu.

Savaş yıllarını düşününce bana anlatılan bu hadiseler içinde daha da gerilere gittim. Büyük dayımı hatırlayıverdim birden. O'nu hiç görmemiş ama; yufka yürekliliğini, yardım severliğini ve vatan sevgisini hep duyagelmiştim. Genç yaşlarda hayata gözlerini yummuştu Sabri dayım. Anadolu'daki nice civanmert delikanlının vatan, din, namus diyerek; ana kucağından kopup kopup gittiği ve birdaha da geriye dönmediği ardı arkası gelmez harplerden birine katılmış ve ne yazıkki o da geriye dönememişti. Balkan Harbinde şehit olmuştu büyük Sabri dayım. Anlatıldığına göre Şevket dedem nişanlıymış o zamanlar, tam düğün hazırlığı yaptıkları sırada Balkan Harbi patlak vermiş. Sabri dayım harbe gideceklerin arasına yazdırmış kendisini. Çevresindekiler; "İlle yeğeninin düğününü gör de öyle git" diye ısrar etmişlerse de O; "Türk Milleti şuan cephede savaşırken bize düğün yapmak yakışır mı? Hayırlısıyla savaşa gidip gelelim, o zaman yeğenimin düğününde, davulun önünde döne döne oynarım." demiş ve gitmiş. Harp bittiğinde askerler, kafile kafile evlerine dönmeye başlamışlar. Her gelen gurubun yanına koşan yakınları, Sabri dayımı soruyor, onun şehadetini bilen ama birtürlü yakınlarına söyleyemeyen mehmetcikler ise "arkadan geliyor." diyorlarmış. Günler haftaları kovalamış. Sabri dayım birtürlü gelmiyormuş. En nihayetinde, cephede sırt sırta savaştığı, aynı mahalleden arkadaşı da döndüğünde acı gerçeği ondan öğrenmişler. Savaşın en çetrefilli anlarından birinde, bir şarapnel parçası sol kolunu omuzundan alıp götürmüş Sabri dayımın. Kolunun kopmasına aldırmayan dayım, derinden bir "Allah" diyerek bir adım öne atmış kendini. Olayı anlatan arkadaşı tutmuş onu ve "Ne yapıyorsun? dur, geri kal." dediyse de, "Tek kolla geriye dönüpte ne yapayım." demiş ve kendisini ileri cephelere atmış. Az sonra da alnına isabet eden ikinci bir şarapnel parçası ile şehadete ermiş.

Ardından Şevket dedem ve kardeşi Rüştü amca da birer birer terketmişlerdi bu alemi. O güzel insanlar tayfasından şuan hayatta birtek Şevket dedemin kızkardeşi Kadriye halam kalmıştı. 90 yaşının üzerindeydi bu mübarek kadın. İki büklüm haliyle elinden Kur'an-ı Kerim'i düşürmez, her fırsatta bizlere dünyanın geçiciliğini anlatır, asıl gidilmesi gereken yere hazırlık yapmamızı öğütlerdi. Bizler daha ortaokul sıralarındaydık o zamanlar. Bazen Kadriye halanın yanına gider, çocuk aklımızla, "Halacım, biz Allah'a dua ediyor, O'nun yardımıyla okulda başarılı oluyor, sınıf geçiyoruz. Sen sınıf geçmediğin halde niye bu kadar çok dua ediyorsun." derdik. Tebessüm eder, başımızı okşar ve "Biz öbür tarafta sınıfı geçeceğiz yavrum." derdi.

Düşünceler düşünceleri, hatıralar hatıraları kovalarken dalıp gitmişim. Etrafıma baktığımda kendi evimde olmadığımı anladım. Sonra birden tanıyıverdim burasını. Dedemin eski evindeydim. Çocukluk yıllarım burada geçmişti. Kayısı ağacı yine avlunun ortasında salınıyordu. Hatta anneannemin, kuşlar kayısı çiçeklerine zarar vermesinler diye ağacın etrafına dolandırdığı ipler bile dalların üzerinde durmaktaydı. Tahta merdivenleri gıcırdata gıcırdata üst kata çıktım. Tek kanatlı kapıdan sofaya, oradan da iç odaya geçtim. Evin en geniş odasıydı burası. Evdekiler genelde hep burada toplanırlardı. Odanın kenarındaki teneke soba yine hararetle yanıyordu. Oraların tabiriyle kap kupa denilen sürahi, sobanın yanında duruyordu, süpürge de kapının tam arkasında. Odanın iki duvarı boyunca yer minderleri sıralıydı. İçi saman dolu olduğu için Kıtık Minder derdik onlara. Diğer duvarda ise boydan boya ahşap bir yüklük vardı. Hani şu ortasında perde gerili olanlardan.
Odanın ortasına mükellef bir yer sofrası kurulmuştu. Sofra üzerinde kapakları kapalı bakır sahanlar dizilmişti. Sahanların yanında kara kara, iri zeytinlerle dolu bir de tas vardı. Sofranın etrafında sıra sıra insanlar oturmuştu. Biraz daha yaklaşınca simalarını tanımaya başladım. Evet tam karşımdaki Şevket dedemdi, yanında kardeşi Rüştü amca, onun yanında ise eşi Şükriye yengem oturuyordu. Yanlarında onlardan biraz daha yaşlıca, nur yüzlü iki kişi daha oturmaktaydı. Evet evet bunlarda dedemin anne ve babası olmalıydılar. Onları daha önce hiç görmemiş ama çevremdekilerden defalarca dinlemiştim. Tıpkı bana anlatıldığı gibiydiler. Hiçbiri konuşmuyordu. O sırada sofraya yaklaştım ve sahanların kapaklarını kaldırarak içlerine bakmaya başladım. İlkinde yoğurtlu bir mantı yemeği, diğerinde üzeri yağlı bir yaprak sarması bir diğerinde ise keşkek vardı. Sofranın ortasındaysa, dumanı tüten, adeta ocaktan yeni indirilmiş bir tas tarhana çorbası duruyordu. Herkesin önünde bakır üzerine kalay kaplı kaşıklar sıralanmıştı. O sırada tanımadığım bir kişi dikkatimi çekti. Devamlı odaya girip çıkan, sofradakilere hizmet eden, fazlasıyla genç, siyah saçlı, uzun boylu, kumral tenli bir delikanlıydı bu kişi. Üzerinde yakasız uzun kollu, etekleri topuklarına kadar uzanan kefen gibi bir elbise vardı. Sol göğüs hizasından beline kadar kan içindeydi bu elbise. Bu kişi kimdir acaba? Diye düşünürken gaipten bir ses "O kişi senin Balkan Harbinde şehit olan büyük Sabri dayındır." dedi. Şaşırıp kalmıştım. Karşımdaki bu civanmert delikanlı, demek daha hayatının baharında, ev ocak sahibi olamadan bu vatana kendini feda eden büyük dayımdı. Tam O'na yönelecekken ilk kez sofradakilerden biri konuşmaya başladı. Konuşan Şevket dedemdi. Yine herzamanki öfkeli haliyle söyleniyor, "Gelemedi, gelemedi kaldı." diyordu. "Kim gelemedi dede ?" diye sordum. "Kim olacak Kadriye halan. O'nu bekliyoruz." dedi. Neden beklediklerini soracaktım ki birden gözlerim açıldı. Kendi evimdeydim.Karşı duvarda dedemin resmi hala duruyordu ve ben az önceki hadiselerin ışığında kafamı toparlamaya, gördüklerime bir mana vermeye çalışıyordum. Akşam evdekilere gördüklerimi anlattığımda kimse bir açıklama getiremedi bu rüyaya. O gece bu duygularla yattık.

Ertesi gün, sabahın erken saatlerinde telefonun acı acı çalmasıyla yataklarımızdan sıçradık. Telefonu açtığımda karşımda Akhisar'dan arayan annem vardı. Kızım diyordu Kadriye halanın başı bekleniyor. Üç gün sonra Şevket dedemin kız kardeşi Kadriye halam vefat etti. O gün herkes bir ölünün arkasından yapılması gereken rutin şeylerle işlerle uğraşırken ben hep başka alemlerde dolaşır gibi oldum.

Yüce Peygamberimizin " İnsanlar uyumaktadır, ölünce uyanırlar." demesi gibi, Kadriye halamda bizlere herzaman öğütlediği üzere bu geçici hayattan asıl mekana, sevdiklerinin yanına gitmişti. İnşaallah kendisini bekleyenleri fazlaca bekletmeden. yemekler soğumadan yetişebilmiştir sofraya.

Acaba diye düşünüyorum, yarın bizlerde buradan ayrılırken oralarda, bizimde bekleyenlerimiz olacak mı, şehitlerin hizmet ettiği kutlu sofraların etrafında..

Not: Yukarıda anlatılan olayların hepsi harfiyyen yaşanmıştır. Rüyayı müşahade eden ise bizzat annem Fatma Uğurluel hanımdır.

gezikolik@gezikolik.net
wwww.gezikolik.net
www.kitapkolik.com


Osmanlı Kadınefendi Mimarisi
İstanbul Surları ve Kapıları
Osmanlı Mezar Taşlarının Dili
Şehit Sadrazam
Çanakkale'de Sahebe Şuuru
Edirnekapı'daki Çanakkale Şehitleri
En Güzeli Sevmek
Dadaş Yurdu Erzurum
Mimar Sinan'in Dünya Üzerindeki Tek Resmi
Şehzadeler Şehrinden Selamlar - Manisa
Serhat Şehrine Seyahat - Edirne
Beklenen Misafir
Amerikalı bir aile ile üç gün
II. Abdülhamid'in İngiliz Siyaseti
Bir Fransızın Gözüyle İstanbul ve Osmanlı İnsanı
Topkapı Sarayı - 5
Topkapı Sarayı - 4
Topkapı Sarayı - 3
Topkapı Sarayı - 2
Topkapı Sarayı - 1
Dünyayı 1500 Yıl Yöneten Meydan
Karaköy'den Beyoğlu'na
Galata Kulesinin Gizemi
Önce Selam
Veda
Devr-i İstibdat mı?
Osmanlı'da harem
Osmanlı, devlet mi, imparatorluk mu?
Giriş


mutasyon.NET'e reklam verebilirsiniz. İrtibat için editörlüğe mail atınız.
mutasyon.net EDİTÖRDEN MAKALELER BÖLÜMLER GÖRÜŞLERİNİZ ÜYELİK NECİP FAZIL
MİSYONUMUZ KÜNYE BİZE KATILIN GİZLİLİK ŞARTLARI ZİYARETÇİ DEFTERİ