Kültür Anasayfa Editörden Makaleler Bölümler Görüşleriniz Görüşleriniz



 
 
 
 
 
 



Amerikalı bir aile ile üç gün

Hepinize mutlu günler diliyerek yazıma başlıyorum değerli Mutasyon okurları. Bu kez sizlere başımdan geçen ilginç bir olayı aktarmak istiyorum. Yolculuk yaptığım bir otobüste karşılaştığım ABD'li bir aile ile geçirdiğim üç günden bahsedeceğim sizlere. Bu yazıyı yazmaktaki amacım, elimizde bulunan ve kıymetini bilemediğimiz tarihi değerlerimizin kıymetini anlama isteği ile diyolog ortamı oluşturduğumuz taktirde yabancılara öz değerlerimizi rahatlıkla anlatabileğimizin farkında olmamız gerektiğidir. Şimdi geçelim bu ilginç mi ilginç üç günün başlangıç dakikalarına;

İnsan hayatı gerçekten ilginç tevafuklarla süslü. Karşınıza ne zaman neyin çıkacağını önceden kestiremiyorsunuz. Aklınızın ucundan geçmeyen bir hadise, birde bakmışsınız sizi içine alıvermiş.

İşte böyle bir hadise eşim ve 3 yaşındaki kızımla bir tatil sonrası Manisa'dan İstanbul'a giderken karşımıza çıktı. Otobüse daha yeni binmiştik. Koltuklarımıza yerleşip yola konsantre olmaya çalıştığımız sırada yan koltuktaki sevimli çift dikkatimizi çekti. 28 yaşlarında sarışın uzun boylu bir delikanlı ile hemen yanında oturan ondan biraz daha kısa, zeki bakışlı genç bir hanımefendi. Kulaklarına walkmanlerini takmışlar bir şeyler dinliyorlardı. Simalarından yabancı olduklarını hemen anlamıştık. Biraz sonra walkmanlerini bırakıp çantalarından oyun kağıtlarını çıkararak karşılıklı oynamaya başladılar.

Eşim ve ben onlarla konuşmak istiyor, ama bir türlü fırsatını bulamıyorduk. Ayrıca durup dururken konuşmaya çalışarak onları rahatsız etmek de istemiyorduk. Derken imdadımıza otobüsün hostesi yetişti. Sırayla herkese ne arzu ettiklerini soran hostes, yabancı dil bilmemesi nedeniyle turistlerle anlaşamamıştı. Hemen imdadına yetiştik ve arzularını sorduk. İşte beklenen iletişim sağlanmıştı. Gerisini kucağımızdaki yavrumuz getirdi. Çocuk gerçekten insanlar arasında evrensel bir dil. Çocuk sevgisi; ırk, dil, millet ayrımı dinlemeden herkeste ortak. Kızımız onların koltuğuna transfer olurken muhabbet biraz daha koyulaştı. Artık birbimizi tanımaya başlamıştık. Delikanlının ismi Nate'di. ABD vatandaşı olan Nate, bir bankada çalışıyordu. Jennifer Kanadalıydı. Jimnastik hocasıydı, yeni evli olan bu çift Newyork'da oturuyordu. Evlilik sonrası görmeyi arzuladıklari bazı ülkeleri gezmeye çıkmışlardı. ABD üzerinden Çin'e gitmişler, oradan Endonezya'ya geçmişler ve şimdi de Türkiye'ye gelmişlerdi. Her yıl onbinlerce turistin ülkemizi ziyaret maksadıyla uzak diyarlardan kopup geldiği gibi, onlarda yüzlerce ülke içinden Türkiyemizi seçmişlerdi. Peki onları buralara çeken cazibe neydi ? Kadim Bizans ve Romanın hükmettiği ülkelerin insanlarını kullanarak kurmaya çalıştığı antik kent kalıntıları mı? yoksa 600 yıl bir hoşgörü abidesi kesilerek; Roma'dan Bizans'a, Mısır'dan Anadolu uygarlıklarına kadar, kiliselerinden havralarına, heykellerinden höyüklerine kadar birçok millete ait medeniyet kalıntılarını koruyan ve halihazırda yaşayan insanlar için binlerce hayrat kuran Osmanlı'yı mı izlemeye gelmişlerdi. Ya da bugünün sığ düşünen turizmcilerinin yaklaşımıyla, sadece sıcak denizlerimiz ve plajlarımızın hülyalarına mı kapılmışlardı? Kendimi bu düşüncelerden sıyırmaya çalışırken Onlar, Türkiye'de gezdikleri yerleri anlatmaya başladılar.

Ülkemizdeki gezilerine Antalya'dan başlayan çift oradan Ürgüp ve Göreme'ye geçmişler, Efes ve Bergama üzerinden Bursa'ya gidiyorlardı. Bursa'da bir gece kalacak, oradan da İstanbul'a geçeceklerdi. Az sonra Türkiye'yi anlatan detaylı bir gezi rehberi çıkardılar. Sohbetimiz şimdi de Türkiye'nin tarihi zenginliklerine kaymıştı. Tarihin eski devirlerinden bu yana birçok medeniyete beşiklik eden Anadolu'nun, bugün dörtbir yanında sergilenen birbirinden eşsiz tarihi dokusunu onlara anlattıkça, turistlerin gözbebekleri büyüyor, bizi hayranlıkla dinliyorlardı. Bursa'ya yaklaşırken kendilerine, Bursa'da nereleri gezebileceklerini anlattık. Ulucami'den, Yeşil Türbe'ye, Osmanlı Padişahlarının kabirlerinden Uludağ'a kadar bir gezi şeması çizdik, telefon numaralarımızı kendilerine vererek, İstanbul'a geldiklerinde bizleri muhakkak aramalarını, arzu ederlerse onları evimizde misafir etmekten mutlu olacağımızı bildirdik. O gece geç saatlerde İstanbul'a vardık. Ertesi gün yeni gelmenin telaşıyla geçti. Açıkçasi otobüste tanıştığımız turist aileyi de neredeyse unutmuştuk. Derken telefon çaldı. Telefonu açtığımda karşımda İngilizce konuşan biriyle karşılaşınca önce şaşırdım. Ama sonra dünkü olayı hatırladım. Evet telefondaki kişi Nate'ti ve Esenler garajında bizi bekliyorlardı. Arabaya atladığım gibi Çamlıca'dan Esenler'e giderek misafirleri aldım. Eve gelirken hararetle Bursa'da yaşadıklarını anlattılar. Oranın tarihi dokusu çok hoşlarına gitmişti. Sakin ve huzurlu camilerinden, mütevazi ama etkileyici türbelerine, yardımsever insanlarından, heybetli dev çınarlarına kadar dikkatlerini çeken herşeyi bir çırpıda anlattılar. Eve gelip yol yorgunluğunu attıktan sonra yere büyük bir harita sererek Türkiye'de gezdikleri yerleri gösterdiler. Sıra akşam yemeğine gelmişti. Elimde sofra beziyle odaya girip bezi boylu boyunca odanın tabanına sererek kasnağı üzerine yerleştirdim. Eşimin getirdiği siniyi kasnağın üzerine yerleştirdim. Onları sofraya buyur ederken acaba yerde yemek yemeği yadırgarlar mı diye de düşünmekteydim. Bu düşüncemin ne kadar yersiz olduğunu az sonra anlayacaktım. Çünkü hemen yanımıza yere diz çökerek oturan Nate ve Jennifer, bu şekilde yemekten çok hoşlanmışlardı. Yemek yerken bizi kaçamak bakışlarla takip ediyor, biz nasıl yersek öyle yemeye çalışıyorlardı. O akşam yemekte en çok rağbet ettikleri şey ayran oldu. Ayranın zor yapilan bir şey olduğunu sanıyorlardı. Eşim, Jennifer'e ayran yapmanın kolaylığını anlattı. Sıra meyveye geldiginde Jennifer küçük kızımıza her meyvenin İngilizcesini söylüyor, o da tekrar ediyordu. O gece öyle geçti. Ertesi günü onlara söz verdiğimiz üzere İstanbul'u gezmeye başladik. İlk durağımız S.Ahmet Meydanıydı. Sırayla dikilitaşları anlatmaya başladım. Osmanlıların bu meydanda meşhur düğünler yaptıklarını, hatta evlenecek damat adaylarının, kayinpederlerinin gözüne girebilmek için örme taşa tırmanma marifetine kalkıştıklarını söyledigimde, Nate, Jennifer'e bakarak "Bunu senin için ben de yapmak isterdim." dedi.

Yabancıların Blue Mosque dedikleri Sultan Ahmet Camii'ne turistlerin geçtiği kapıdan girdik. Cami görevlisi, bayan turistlere, omuzlarını kapatmak üzere örtü veriyordu. Turistler Pelerin gibi omuzlarına bırakılan örtüyle camiyi geziyorlardı. O sırada Jennifer bizi hayretler içerisinde bırakarak kendisine verilen örtüyle başını örttü ve bu şekilde fotoğraf çekilmek istediğini söyledi. Caminin içinde bir süre huzurla oturduk. Çinilerin güzelliğinden, vitraylardan, camiyi yaptıran Sultan 1.Ahmet'in yardımseverliği ve güzel ahlakından konuştuk. Camiden çıktığımızda misafirlerimize Sultan Ahmet Camii yanında uzanan külliye bölümlerini gösterdik. İnsanlara hizmet maksadıyla cami yanında inşa edilen; han, hamam, şifahane, aşhane, kütüphane, imaret, çeşme ve vb. yapıları hem de hiçbir karşılık beklemeden imar eden Osmanlı İnsanını onlara anlatmaya çalıştık. Bu anlattıklarımız sanıyorum onlara masallar diyarından hayali bir ülkeyi anlatıyormuşuz gibi geldi.

Bir sonraki durağımız Ayasofya'ydı. Bugün müze haline getirilen bu muhteşem yapı, içindeki Kur'an ayetleri ve Hz.İsa mozaikleri ile hepimize hitap etmekteydi. Ayasofya'nın kubbesinin yanlarında bulunan Büyük Meleklerden Cebrail ve Mikail'e ait temsili resimlere dördümüz de uzun uzun baktık. Çünkü inandığımız dinler bu melekleri kabul etmekte ve kutsal saymaktaydı. İçinde Osmanlı Padişahlarının yattığı eski vaftizhaneyi de gezerek oradan ayrıldık.

Artık eve dönme zamanı gelmişti. Akşam misafirlerimizi ilginç bir sürpriz bekliyordu. Onları mum ışığı ile aydınlatılan, tüm orijinalliği ile buram buram Osmanlı kokan bir konağa götürecektik. Burası Çamlıca Tepesiydi. Harika gece manzarası ve nostaljik ortamıyla misafirlerimiz çoktan buranın büyüsüne kendilerini kaptırmışlardı. Sohbetin koyulaştığı bir sırada onlara ailelerinin ne işle uğraştığını sorduk. Bu kez şaşırma sırası bizdeydi. Nate, babasının bir Protestan papazı olduğunu söyledi. Kendisine Martin Luter'i tanıyıp tanıyamadığını sordum, tanıyordu. Tüm Avrupa'nın O'na ve akımına karşı olduğu, ayrıca papa tarafından aforoz edildiği bir devrede başına hiçbirşey gelmeden nasıl korunduğunu sordum. Bu konuda bir bilgisi olmadığını söyledi. O zaman kendisine, Avrupa'nın "Muhteşem Süleyman" olarak tanıdığı Osmanlı Padişahı Kanuni S.Süleyman'ın Luter'i nasıl himaye ettiğini anlattım. Çok şaşırdı ve mutlu oldu.

Kendilerine, her Pazar kiliseye gidip gitmediklerini sorduk, gitmediklerini söylediler. ABD halkının bu konudaki tutumu da hemen hemen aynıydı. Maddeyi kendine mabud edinen 21.yy insanı dünyanın hemen her yerinde Allah'ın evi olan mekanlardan uzaklaşmış ve huzuru hep başka şeylerde aramıştı. Ama ne çare ki, elini attığı herşey ona faniliğini ve geçiciliğini haykırmış, hüsranla bunlardan elini çeken ve kiliselerinde de aradığını bulamayan batı insanı, şimdi başını sokacak huzurlu bir çatı aramaktaydı.

Ertesi gün kahvaltıda gözlemeyi gördüklerinde bir neşe çığlığı attılar. Gözlemeyi biliyorlardı. Daha önce Bergama'da da yemişler ve tadı damaklarında kalmıştı.

Kahvaltıdan sonra yine yollara düştük. Bugünü tamamen Topkapı Sarayı'na ayırmıştık. Daha kapısından girerken sadelikle karışık bir heybetle karşılaştık. Geniş bahçeler içinden geçerek Aya İrini Kilisesi'nin önüne kadar geldik. Bir dönem patriklik kilisesi olarak ta kullanılan bu yapı Osmanlı Sarayının içinde kalmasına rağmen hoşgörülü idareciler tarafından bugünlere kadar korunmuştu.

Bab-ı Hümayun Kapısı'ndan geçince öncelikle Osmanlı Divanının toplandığı Kubbealtı'na girdik. Jennifer buradaki harikalık karşısında hayretler içinde kalmış ve bir itirafta bulunarak, "Bizim ancak 150 yıllık bir tarihimiz var. Bunlar ise ne kadar eski ve muhteşem" demekten kendini alamamıştı. Duvarda ilginç bir gravür vardı. 16.yy da Kubbealtı'nda Osmanlı Padişahının yabancı elçileri kabulünü anlatan bu temsilde, padişah oturmuş, yanında el pençe divan, ayakta bekleyen vezirler ile onların aralarında diz çöküp başlarını eğmiş, padişaha bir şeyler arz etmeye çalışan üçgen şapkalı yabancılar görülüyordu. İkisi de bu resmin karşısından uzun süre ayrılamadılar. Sarayın; mutfak, gümüşlük ve mücevher bölümlerini gezerek Harem-i Hümayun'a kadar gelmiştik. Ben, "İşte burası Harem" der demez, "Evet biz burayı duymuştuk, burası banyo, küvet" dediler. Osmanlı Devleti hakkında eksik kanaatlerle hazırlanmış yalan yanlış şeylere inanan birçok insan gibi misafirlerimizde; Osmanlı'da kadınlar arası hiyerarşinin zirveye çıktığı, bu muhteşem kadın okulunu, padişahın gününü gün ettiği büyük bir banyo sanıyorlardı. Haremin asli hüviyetini konuştuktan sonra bizi bekleyen bir başka bölüme geçtik.

Burası Peygamber Efendimizin eşyalarının saklandığı Kutsal Emanetler Bölümüydü. Peygamber Efendimiz tarafından, o zamanın hükümdarlarını, İslamiyet'e davet etmek amacıyla gönderilen mektupların bulunduğu bölüme doğru yürüdük. Ceylan Derisine yazılmış bu çok kıymetli mektupların yanlarına, müze yetkilileri tarafından İngilizce çevirileri de konmuştu. Beraberce pür dikkat bu mektupları okuduk. Yüce Peygamberimiz mektuplarında, diğer ülke hükümdarlarına hitaben; "Gelin tek bir Allah'ta birleşelim." diyordu. Dün gece bir Protestan papazının oğlu olduğunu söyleyen Nate, mektuptan başını kaldırıp bana dönerek şu ibret verici sözleri söyledi; "Talha, sizin de, bizim de, yahudi ve budistlerin de Tanrısı aynı" ve ekledi; "Muhammed'de Peygamber" vitrinler boyunca ilerlemeyi sürdürdük. Hz.İbrahim'in tası, Hz.Yusuf'un sarığı, Hz.Yahya'nın eli, Hz.Musa'nın asası bizi bambaşka alemlere sürükledi. Evet, farklı devletlerin, milletlerin ve dinlerin insanıydık ama bu peygamberlerin hepsine inanıyorduk. Gezdiğimiz o küçücük koridordaki birkaç tarihi nesne, aramızdaki tüm ayrılıkları tuzla buz etmişti. Dünyanın öbür ucundan, hiç tanımadığımız bir kişiyle bile ne kadar çok ortak yönümüz olduğunu ibretle görmekteydik. Halbuki yıllarca bu ortak güzellikleri saklamaya çalışan bir kısım güruh, dünya insanını hep birbirine kırdırmış, onların parçalanmış vücutları ve yakınlarının gözyaşları üzerinde zevk ve sefa saltanatları kurmuştu. İçimiz huzurla dolu ve daha bir kaynaşmış olarak oradan da ayrıldık.

Topkapı Sarayı'nı gezmek neredeyse tüm günümüzü almıştı. Hava kararmadan Çamlıca'ya doğru yol almaya başladık. Kendi memleketlerinde herkesin kendi başına varolmak zorunda olduğu, dayanışma ve fedakarlığı bilmeyen misafirlerimiz, minibüs ya da feribota bindiğimizde bilet parasını verdiğimde çok şaşırıyor ve bize uzaydan gelmiş kişiler gibi bakıyorlardı. Jennifer ve Nate bizlerle olmaktan son derece memnunlardı. Evde bulunduğumuz zamanlarda ya da dışarıda gezerken eşimle aramdaki diyaloğu gözlemliyor, Türk-Islam aile yapısını hayretle inceliyorlardı.

Geliyoruz son güne. O gün öğleden sonra misafirlerimizi uğurlayacağımızı bildiğim için bu son günde onları biraz daha farklı bir yere götürmeye karar verdik. Gideceğimiz yer Kadıköy'dü. Sahil ve Çarşıyı gezdikten sonra Jennifer ve Nate'i, eşimle birlikte İngilizce eğitimimize devam ettiğimiz kursumuza götürdük. Öğretmenlerimiz, misafirlerimizi sıcak bir ilgiyle karşıladılar. Özellikle kursumuzun çok sevilen Kanada'lı Hocası Yasmeen'le tanışmaktan çok mutlu oldular. İki üniversite bitirmiş, ABD'de öğretmenlik yapmış, bilgisayarı web sayfası hazırlayacak kadar iyi bilen ve geçen sene İslamiyet ile şereflenerek Türkiye'ye gelen 50 yaşlarındaki bayan hocamızın, şüphesiz onlara örnek olacağı çok şey vardı. Jennifer ve Nate'i kursun üst sınıflarından birine Conversation dersine davet ettiler. Öğrenciler, derslerine ABD'den gelen misafirlerin katılacağını duymuş, heyecanla bizleri bekliyorlardı. Çok tatlı bir sohbetle dersin nasıl geçtiğini anlayamadık. Unutulması zor duygularla kurstan ayrıldık. Öğretmen ve öğrencilerin bu sıcak diyaloğu Jennifer ve Nate'i fazlasıyla etkilemişti. Vakit ilerledikçe ayrılık zamanı da geliyordu. Üç günlük beraberliğin hasıl ettiği bu sıcak dostlukla, birbirimizi son kez selamladık ve kendilerini tekrar ülkemize beklediğimiz temennileri ile uğurladık.

Eşim ve ben evimize dönmek için yola çıktığımızda yüreğimizde tatlı bir huzur hissetmekteydik. Çünkü Yüce Allah'ın "din, dil, ırk ayrımı gözetmeksizin tüm insanları sevin çağrısına" binaen, kendilerini hiç tanımadığımız bu insanları evimize almış, yemeğimizi paylaşmış, ülkemizin güzel insanını, ahlakını, anlayış ve hoşgörüsünü bir nebze olsun onlara tanıtmaya çalışmıştık. Eğer bu küçük hareketimizle, onların bize karşı önyargılarını biraz olsun kırabildiysek kendimizi bahtiyar sayacaktık.

Bir sonraki yazımızda görüşmek üzere..

gezikolik@gezikolik.net
wwww.gezikolik.net
www.kitapkolik.com


Osmanlı Kadınefendi Mimarisi
İstanbul Surları ve Kapıları
Osmanlı Mezar Taşlarının Dili
Şehit Sadrazam
Çanakkale'de Sahebe Şuuru
Edirnekapı'daki Çanakkale Şehitleri
En Güzeli Sevmek
Dadaş Yurdu Erzurum
Mimar Sinan'in Dünya Üzerindeki Tek Resmi
Şehzadeler Şehrinden Selamlar - Manisa
Serhat Şehrine Seyahat - Edirne
Beklenen Misafir
Amerikalı bir aile ile üç gün
II. Abdülhamid'in İngiliz Siyaseti
Bir Fransızın Gözüyle İstanbul ve Osmanlı İnsanı
Topkapı Sarayı - 5
Topkapı Sarayı - 4
Topkapı Sarayı - 3
Topkapı Sarayı - 2
Topkapı Sarayı - 1
Dünyayı 1500 Yıl Yöneten Meydan
Karaköy'den Beyoğlu'na
Galata Kulesinin Gizemi
Önce Selam
Veda
Devr-i İstibdat mı?
Osmanlı'da harem
Osmanlı, devlet mi, imparatorluk mu?
Giriş


mutasyon.NET'e reklam verebilirsiniz. İrtibat için editörlüğe mail atınız.
mutasyon.net EDİTÖRDEN MAKALELER BÖLÜMLER GÖRÜŞLERİNİZ ÜYELİK NECİP FAZIL
MİSYONUMUZ KÜNYE BİZE KATILIN GİZLİLİK ŞARTLARI ZİYARETÇİ DEFTERİ