Kültür Anasayfa Editörden Makaleler Bölümler Görüşleriniz Görüşleriniz



 
 
 
 
 
 



Din ve Lâiklik

Her dönemde milletlerin en fazla konuştukları, üzerinde kafa yordukları ve çözmeye çalıştıkları bir takım meseleler/kavramlar olmuştur. Fikir adamlarının ya da düşünürlerin gündemine giren bu meselelerden bir kısmı tabii ve zorunlu, bir kısmı yapay ve fuzuli, bir kısmı yararlı ve verimli, bir kısmı abes ve anlamsız, bir kısmı teorik ve bir kısmı da pratiktir. Bu meselelerden bazıları toplumların kendi inançlarına, geleneklerine, ihtiyaçlarına ve hayat tarzlarına bağlı olarak kendi bünyelerinden zuhur eder. Diğer bazıları ise diğer toplum/din, felsefe ve kültürle ilişkiler sebebiyle doğal ve kaçınılmaz olarak ortaya çıkar. Bir üçüncü kısımda, çekinik toplumları, anlamsız ve boş şeylerle meşgul etmek için, dominant toplumlar tarafından, basık toplumların gündemine sokulur.

Her zaman toplumda bir takım meselelerin konuşulması doğal ve kaçınılmazdır. Biz istesekte istemesekte toplumda mutlaka bazı hususlar konuşulacaktır. Herkeste bu konulara iyi-kötü, doğru-yanlış, anlamlı-anlamsız, faydalı-zararlı, yeterli-yetersiz bir takım açıklamalar getirecektir. Toplumda bilen ve düşünen kesime düşen vazife ise duyulan ihtiyaçları ve içinde bulunulan şartları dikkate alarak bilinçli ve planlı bir şekilde gündemi önceden belirlemek, gündeme gelen meseleleri inandırıcı ve gerçekçi bir çözüme kavuşturmaya gayret etmek, yapay ve sûnî olarak gündeme gelen meseleleri uzun süre gündemde tutmamak, özellikle ve bize bakan yönüyle, yabancılar ve bizim kültürümüzden uzak kişilerin Müslüman toplumların gündemine soktukları meseleler ve bu meseleler için onlar tarafından önerilen çözüm yolları konusunda hassas olmaktır.

Bizim toplumumuz canlı ve hareketli olduğu dönemlerde ilim ve fikir adamlarımız, toplumun ihtiyaçları doğrultusunda, kendi meselelerini kendileri ortaya koyuyor, kendileri tartışıp çözüm yollarını kendileri üretiyorlardı. Bu, tartıştıkları meseleler, miadlarını doldurdukları zamanda bunları kültür depolarına kaldırıp, yerine daha önemli ve lüzumlu meseleleri getiriyorlardı. Diğer toplumların dışarıdan empoze etmeye çalıştıkları sûnî yada faydası olmayan meselelerde ve bunların çözüm yollarında son derece dikkatli davranıyorlardı.

Fakat Müslüman toplumun ve halklarının dinamizmini yitirdiği, duraklama döneminde ilim ve fikir adamları gündemlerini yenileyemediler. Ömrünü doldurmuş meseleleri gündemlerinden çıkartıp yerine yenisini koyamadılar. Hatta bu meseleleri gündemde tutmaya devam ettiler. İçinde bulundukları haldeki toplumun ihtiyaç duyduğu ve istikbâl açısından toplum için gerekli meseleleri göremediler ya da görmezlikten geldiler. Bu tür meseleleri gündeme getirme ve çözüm üretme cesaretini kendilerinde göremediler yada bu cesareti kaybettiler.

Özellikle olaylara sosyolojik yaklaşamadılar. Olayları tek tek ele alıp her birine ayrı fetvâ verme yoluna gittiler. Olayları bir bütün olarak görme, bu olayların temelinde yatan sosyal kaideleri ve kanunları keşfetme, tarihi süreç içinde bu kaide ve kuralların gösterdiği çeşitli şekilleri fark etme başarısını gösteremediler. Sosyal olayları tarihi süreç içinde görememe, sosyal hayatın temel nizâmını fark edememe, bütün bunları bir bütün olarak ve kapsamlı bir biçimde değerlendirememe ve yorumlayamama, düşüncelerini ayrıntılar ve bunların çeşitli yorumları üzerinde yoğunlaştırmalarına sebep oldu. Yeni yeni telifi bir yana bırakarak eskilere haşiyeler ve hatta haşiyelere haşiye yazmakla zaman geçirdiler. Toplumun karşılaştığı çeşitli meseleleri takip edemediler ya da geriden takip ettiler ve olayları önceden görüp çözüm üretme liyakatini göstermekte aciz kaldılar. Meseleler toplumda yaygınlaşıp belli bir olgunluğa ulaştığı zaman çeşitli çözümler ortaya koydular; fakat bu çözümlerde de pek ittifak edemediler. Hal böyle olunca, hiçte ehli olmayan kişiler, bu meseleleri tartıştı ve bazen kasıtlı bazende bilmeyerek yanlış çözümler ürettiler. Bunlarıda biricik doğruymuş gibi halka empoze etme yoluna gittiler. İşte böyle -fikir bazda- karışık ortamları gözetleyen zamanın dominant toplumları kendi meseleleri olan bazı konuları, sanki bizim bir meselemizmiş gibi bizimde gündemimize taşıyıp suni gündemlerle bizi meşgul ettiler.

İşte, başka toplumlardan bizim toplumumuza ithal edilen, yüzyılı aşkın bir süredir tartışılmasına rağmen, hala tam olarak çözüme yada tanıma kavuşamayan ve Türkiye Cumhuriyeti anayasasında yerini alan ve bağlayıcılığı olan bir kavram ya da meselede "Lâiklik" konusudur.

Ali Fuad BAŞGİL "Din ve Lâiklik" adlı kitabının 'Lâiklik Nedir' başlığı altında Lâiklikle ilgili şu bilgileri vermektedir: "Lâik" kelimesinden ve bunun lûgatteki manasından başlayalım... Laic (=laique) lâtince "laicus" aslından alınmış Fransızca bir kelimedir. Ve lûgat manasıyla rûhânî olmayan kimse, dînî olmayan şey,fikir, müessese, sistem, prensip demektir. Katolik dünyasında insanlar ikiye ayrılır. Bir kısmına Clergé (=klerje) denir ki, bunlar din adamlarıdır ve rûhânîler sınıfını teşkil ederler. Bu sınıfta, kendi içinde tekrar, Régulier ve Séculier diye iki zümreye ayrılır. Birinci zümreye dâhil olan rûhânîler hayattan uzak yaşayan ve manastırlara kapanıp ömürlerini ibâdetle geçiren zâhitlerdir. İkinci zümre ise papaz piskopos gibi halk içinde ve herkesle birlikte yaşayan kilise hadimleri ve bilfiil vazife gören ayin sahipleridir.

İşte Lâik diye rûhânîler sınıfının bu iki zümresinden hiç birine mensup olmayan, papaz yahut zâhit sıfatı almayan Hıristiyanlara denir. Kelimenin bu ilk ve aslî manası genişletilerek dînî olmayan ve rûhânî bir mahiyet taşımayan fikir, müessese, prensip, hukuk, ahlâka da Lâik denilmiştir. Şu halde lâik hukuk deyince, bundan dînî olmayan , esaslarını dinden almayan hukuk, lâik devlet deyince de dînî akîde ve esaslara dayanmayan anlamak lazım gelir. Lâik kelimesi hukuk ıstılahları arasına Fransız Büyük İhtilâli ile girmiştir. İhtilâlde Fransa devleti ve hukuk kiliseden ayrılıp dînîlikten çıkınca, yeni doğan bu çocuğa bir ad vermek lâzım gelmiş ve lâk devlet, lâik hukuk denmiştir.

Bu kelime bize meşrûtiyet yıllarında girmiş ve o zaman "lâdînî" diye tercüme olunmuştur. Gariptir ki, lâik kelimesi aradan yıllar geçmesine rağmen halkımızın büyük bir ekseriyetince hâlâ lâyikiyle anlaşılamamıştır.

Çünkü, Hıristiyanlığın aksine olarak, Müslümanlıkta râhipler ve rûhânîler diye ayrı ve imtiyazlı bir sınıf yoktur. İslâmiyet'te kavim ve kabile, soy ve sop imtiyazı mevcut olmadığı gibi, şahıs ve sınıf imtiyazı da yoktur. İslâmiyet, bütün Müslümanların hukukta, şeref ve imtiyazda eşitliği kaidesine dayanır. Bu kâidenin bir tek istisnası vardır, o da "Allah indinde en makbul ve mümtaz olanınız, ibâdet ve tâatleriyle Allah'a en yakın olanınızdır." Mealindeki âyetin müjdelediği Müslümanlardır.

İki din arasındaki bu esaslı ve tarihî ayrılık sebebiyledir ki Müslüman-Türk, lâikliği anlamakta güçlük çekmektedir. 1

Şu da bir gerçektir ki lâiklik kavramı batının tarihi, dini, siyasi ve ictimaî şartlarına göre ve Hıristiyan topluma uygun düşecek tarzda bir mana ve muhteva kazanmış, üç asır kadar süren ihtilaf ve kavgalardan sonra, uygulandığı topluma huzur veren bir kıvama erişmiştir. Bununla birlikte lâiklik bu gün bile bütün Batı Avrupa toplumlarında aynı biçimde uygulanmamaktadır. Batı şartlarına göre ortaya çıkan lâiklik kavramının, halkı Müslüman olan bir ülkeye uygulanması halinde bir çok problemle karşılaşılacağı kaçınılmaz bir gerçektir. Ülkemizde, lâikliğin kabulü üzerinden yıllar geçmesine rağmen, hala bu kavram, ilk günkü gibi taze ve hararetle tartışılarak gündemi meşgul etmeye devam etmektedir. Şunu da hatırlatmakta fayda vardır. Batıda ortaya çıkan lâiklik dine karşı değil; kiliseye ve din adamlarına karşı inşa edilmiştir. Dolayısıyla, batı toplumundaki insanların problemi din ile değil daha çok din adamları ve dinin prensiplerini, kendi şahsi çıkarları için kullanan, günümüzden ziyade, ortaçağdaki kilise iledir.

Lâiklik ve Din Eğitimi

Türk eğitim tarihinin, özellikle Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonraki eğitim tarihi diliminde, 'Din Bilgisi', Din Dersi', veya 1982 yılından sonraki 'Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi' adıyla okutulan dersler okul programlarının en tartışmalı dersi olmuştur. Türkiye Cumhuriyeti'nde 1924 yılında yapılan tevhid-i tedrisat kanunundan sonraki yıllarda, din dersleri bazen isteğe bağlı okutulurken, bazı yıllarda hiç okutulmamış, bazende (1982 Anayasası) mecburi kılınmıştır. Bizim burada 1924'ten günümüze kadar olan din eğitimi tarihini anlatmaya ne zamanımız nede satırlarımız yetmediğinden konunun detaylarına girmeyeceğiz. 2

Fakat değişen ve sürekli gelişen dünya şartlarında Din Eğitiminin okutulmaması, isteğe bağlı okutulması veya mecburi olması din eğitimini savunanlar ve karşı olanlarca sürekli tartışılmıştır. Okullarda yapılan Din Eğitimine zaman zaman lâiklik adına karşı çıkılarak bu dersin tedrisattan kaldırılması yönünde fikir beyan edenler olmuştur. Ancak 12 Eylül 1980'den 82'ye kadar yapılan çeşitli tartışmaların ardından 18.10 1982 yılında kabul edilen Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında, Türkiye de din eğitimi ve öğretimi, anayasanın 24. maddesi ile devlet garantisi altına alınmıştır. Söz konusu yasa tam olarak şöyle demektedir:

Madde 24: I- Herkes, vicdan, dini inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir.

II- 14. madde hükümlerine aykırı olmamak şartıyla ibadet, dini ayin ve törenler serbesttir.

III- Kimse, ibadete, dini ayin ve törenlere katılmaya, dini inanç ve kanaatlerini açılamaya zorlanamaz; dini inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz.

IV- Din ve ahlak eğitim ve öğretimi Devletin gözetimi ve denetimi altında yapılır. Din kültürü ve ahlak öğretimi ilk ve orta öğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır. Bunun dışındaki din eğitim ve öğretimi ancak, kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de kanuni temsilcisinin talebine bağlıdır.

V- Kimse, Devletin sosyal, ekonomik, siyasi, veya hukuki temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasi ve ya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla her ne surette olursa olsun dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz. 3

Anayasa'nın bu maddesiyle din eğitimi açısından üç temel ilke getirilmiş ve bu ilkeleri anlatan üç cümleye yer verilmiştir.

1) Din ve ahlak eğitimi devletin gözetimi altında yapılacaktır.
2) Din ve ahlak eğitim ve öğretimi ilk ve orta öğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alacaktır.
3) Din kültürü ve ahlak öğretimi dışındaki din eğitimi ve öğretimi isteğe bağlı olacaktır.

Anayasa'nın getirdiği bu ilkelerden bir ve ikincisi 1982'den beri uygulanmaktadır. Ancak üçüncü sırada ifade edilen isteğe bağlı din eğitimi ve öğretimi okullarımızda uygulamaya koyulmadığı gibi, okulların dışındada devletin gözetimi ve denetimi altında her yaştaki insanımız için, din eğitiminin nasıl yapılacağı,4 bu eğitim ve öğretimin kimler tarafından verileceği, nerede ve nasıl verileceği hususları Anayasada belirlenmemiştir. Anayasa'ya göre devlet, isteyen vatandaşa ve onun çocuğuna, meselâ bu vatandaş Müslüman ise İslâm'ı öğretme, İslâm imanı ve hayatı ile ilgili eğitim alma imkânını sağlamakla yükümlüdür. Birçok şeyin öğretimi ve eğitimi gibi din eğitiminin de belli bir yaşta başlaması ve devam etmesi gerekir. 5

Ülkemizde lâikliğin tam tanımı yapılmış olmamasından kaynaklanan çeşitli sorunlar da yok değildir. Meselâ bir din kültürü ve ahlak bilgisi öğretmeninin din dersinde namaz konusunu anlatması normal ve müfredatta olmasına karşılık o derse giren öğrencilerin namaza başlayıp namaz kılması lâikliğe aykırı bulunabiliyor. Din derslerine giren bu öğrenciler, işin teoriğini yani namazın ne olduğunu, günde beş vakit kılınması gerektiğini, belli bir yaştan sonra her müslümana farz olduğunu, nasıl kılındığını v.s. öğreniyor fakat pratiğe gelince bunu yapamıyorsa yada bunu pratikte uygulamak lâikliğe aykırıysa bu dersi anlatmanın ne gibi bir faydası olabilir. Veya bir öğretmen bunları anlatmış, öğrencilerden bazılarıda namaz kılması gerektiğine inanmış ve kimseden bir baskı görmeden, kendi irâdeleri ile namaza başlamışlar ise şimdi bu öğretmen lâikliğe/lâik din eğitimine aykırımı davranmış olur? Yine bir misal vermek gerekirse Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi derslerinin bir amacıda ahlaklı ve erdemli bir kişi yetiştirmek olunca, yukarıdaki misal gösterilen namaz hadisesinde olduğu gibi, öğrencilere yalan konuşmanın sakıncaları anlatılacak fakat pratiğe gelince öğrenci yalana devam mı edecektir? Öğrenciye büyüklere, anne ve babaya saygıdan dem vurulacak akşam eve gidince çocuklar hala anne ve babalarına karşı saygısız davranmaya devam mı edecektir? Yada hırsızlığın zararlarından, toplumsal huzura zarar verdiğinden ve dine göre haram olduğu anlatılıp ta çocuklar hırsızlık mı yapacaktır? Yoksa öğrencilerin bu ahlak kurallarını günlük hayatlarında tatbik etmesi lâikliğe aykırı mı olacaktır? Eğer ahlak konusunda pratiğe dökülen fiiller, aynı derste anlatılmasına rağmen lâikliğe aykırı değilse, dinin ritüellerinden olan ibadetlerin yapılması yada çocukların bu ritüelleri yerine getirmesi ne diye lâikliğe aykırı olsun?

Yine Anayasanın 24.maddesinde yer alan "Din kültürü ve ahlak öğretimi dışındaki din eğitimi ve öğretimi isteğe bağlı olacaktır." hükmüne dayanarak yapılan,genellikle yaz aylarında uygulanan ve 28 Şubat 1997'ye kadar her hangi bir yaş sınırı yokken ve lâikliğe aykırı değilken, 28 Şubat süreciyle bu eğitime yaş sınırı getirilmiş ve belli yaşın altındakilere bu eğitimin verilmesi lâikliğe aykırı bulunmuştur. 28 Şubat'a kadar lâikliğe aykırı olmayan bu uygulama, 28 Şubat süreciyle nasıl lâikliğe aykırı olur hale gelmiştir? Bu üzerinde düşünülmesi gereken bir husustur. Bize göre bu meselenin problem olmasının sebebi, kişilerin lâikliği yanlış okuması ya da lâikliğin tam olarak bir tanımının yapılamamış olması veya bu kavramı, bizim hala kendi kültürümüze adapte edememiş olmamızdır.

T.C.Anayasası'nın birinci maddesi "Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir."6 der ve ikinci maddede ise Cumhuriyetin niteliklerini şöyle sıralar "Türkiye Cumhuriyeti toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir."7 İşte bu ikinci maddede geçen lâiklik kavramı tanıma yada izaha muhtaçtır. Anayasa'da geçen bu kaide tam olarak tarif edilmediğinden dolayı özellikle din eğitimi konusunda sürekli istismara uğramıştır. Din eğitimine ihtiyaç .olmadığını savunan kesim, din eğitimini Anayasa'nın ikinci maddesinde geçen lâiklik ilkesine aykırı bulurken, din eğitiminin gerekliliğini savunan kesimse yine Anayasa'nın 24.(Din ve vicdan hürriyeti) 25.(Düşünce ve kanaat hürriyeti)ve 26.(Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti) maddesini referans göstererek din eğitimini lâikliğe aykırı bulmadıkları gibi lâikliğin bir gereği gibi telâkkî ederler. Hatta bir kesimse din eğitimini lâik bir temele oturtmaya çalışırlar.

Sonuç olarak diyebiliriz ki; din bilgi inanç ve amalden oluştuğu için din eğitimide bu üç unsur üzerinde cereyan etmelidir. Bir dine dahil olan kişi o dini öğrenme, öğrendiklerine inanma ve bilip öğrendiklerini hayata geçirme ihtiyacında yada mecburiyetindedir. Bilgi sağlam olmalı, iman ve amel içinde usulüne göre eğitim yapılmalıdır. Usulüne göre eğitimde, uygun yaşta, uygun mekanda ve uygun metodlarla yapılan eğitimdir. Böyle bir eğitimin okullarda yapılması ise bize göre lâikliğe aykırı değildir. Eğer lâikliğe aykırı olsaydı Atatürk 2.2.1923 yılında İzmir'de halka karşı yaptığı konuşmada " Bizim dinimiz en makul ve en tabii bir dindir. Ve ancak bundan dolayıdır ki, son din olmuştur. Bir dinin tabii olması için akla, fenne, ilme ve mantığa tetabuk etmesi lazımdır. Bizim dinimiz bunlara tamamen mutabıktır. İslâm hayat-ı ictimaiyesinde, hiç kimsenin bir sınıf-ı mahsus halinde muhafaza-i mevcudiyete hakkı yoktur. Kendilerinde böyle bir hak görenler, ahkâm-ı diniyeye muvafık hareket etmiş olmazlar. Bizde ruhbanlık yoktur, hepimiz müsaviyiz ve dinimizin ahkâmını müsaviyen öğrenmeye mecburuz. Her fert dinin, diyanetini, imânını öğrenmek için bir yere muhtaçtır. Orasıda mekteptir."8 diyerek din eğitimi ve öğretiminin okullarda yapılması gerektiğine dikkat çekmezdi

Kaynaklar

1. BAŞGİL, Ali Fuad; Din ve Lâiklik; Kubbealtı Neşriyat; İst.; 1998; I.baskı; shf.161-163.
2. Bkz.Halis Ayhan; Türkiye'de Din Eğitimi; İst.;1999.-Mustafa Öcal; 20. Yüzyılda Türkiye'de Din Eğitimi; basılmış ders notları; Bursa; 2002.
3. .C. Anayasası; Yaylım yay.; İst. ; 2001; Shf.21.
4. AYHAN Halis; Avrupa Birliğine Giriş Sürecinde Türkiye'de Din Eğitimi ve Sorunları Sempozyumu;Değişim Yay.; Adapazarı; 2001; Shf.102-103.
5. KARAMAN Hayreddin; Lâik Düzende Dini Yaşamak; İz Yay.; İst.;1998; Clt.II; Shf.156.
6. T.C. Anayasası; Yaylım yay.; İst. ; 2001; Shf.9.
7. T.C. Anayasası; Yaylım yay.; İst. ; 2001; Shf.9.
8. AYHAN; a.g.m. Shf.102.-yine bkz. ATATÜRK M. Kemal Söylev; Ank.1982; Clt.II; Shf.98.

hasanyilmaz74@hotmail.com


Din ve Lâiklik
Din Eğitimi ve İletişim
Din Eğitiminde Mükafat ve Ceza
Din Eğitiminin Temel Meseleleri
Din Eğitimi Biliminde Metodoloji
İslam Düşünürlerinin Eğitim Görüşü 2
İslam Düşünürlerinin Eğitim Görüşü 1
Çocuklara Allah kavramının anlatılması - İlk çocukluk (3-6 yaş) çağında Allah anlatımı
Çocuklara Allah kavramının anlatılması - İlk çocukluk (3-6 yaş) çağında Allah tasavvuru
Biraz düşününce....
Uçmak..
Geleceğin Medeniyeti Adına İlimlerde Patlama?..
Düşünceye saygı..
Tabiat..
Sanat..
İbadet..
Ahlak..
Kültür ..
İnsan..


mutasyon.NET'e reklam verebilirsiniz. İrtibat için editörlüğe mail atınız.
mutasyon.net EDİTÖRDEN MAKALELER BÖLÜMLER GÖRÜŞLERİNİZ ÜYELİK NECİP FAZIL
MİSYONUMUZ KÜNYE BİZE KATILIN GİZLİLİK ŞARTLARI ZİYARETÇİ DEFTERİ